25 Ekim 2014 Cumartesi 00:15
Köşe Yazarımız Olmak İster misiniz? Başvurmak için tıklayın.

Antalya'nın Kültürü

Geleneksel Antalya Mutfağı:

Antalya bölgesi genellikle Akdeniz iklimine sahip bir bölgedir. Ancak iç kesimlerde karasal iklim özellikleri gösterir. Bundan dolayı her çeşit sebze ve meyve yetiştirilmektedir. Özellikle batıda yer alan ilçelerinde seracılı­ğın gelişmiş olması sebze yönünden bir sıkıntı çekilmediğini gösterir.

Halkın büyük çoğunluğu, özellikle kırsal kesimde, çiftçilikle uğraşır. Bu nedenle kendi yiyeceğini kendisi yetiştirmektedir. Kıyıda oturmakta olan halkın çoğunluğunun sebzecilik yapmasına karşın iç kesimlerdeki halk daha çok tahıl yetiştirmektedir. Ot ağırlıklı Girit yemekleri, Antalya’nın ayrı bir özelliğidir.

Genellikle bitki örtüsünün bodur çalılardan oluşması nedeniyle keçi besiciliği daha gelişmiştir. Kısmen iç kesimlerde koyun yetiştirilmektedir. Hayvancılığın gelişmiş olması hayvansal ürünlerin beslenmedeki yerini ve de­ğerini artırmaktadır.

Yörede Yapılan Yemekler:

Çorbalar

Tarhana Çorbası

Malzemeler: 1 su Bardağı Tarhana, 8 su bardağı normal su veya et suyu, 1 yemek kaşığı domates salçası, 1 su bardağı haşlanmış nohut, 1 su bardağı yeşil mercimek, 1 baş Sarımsak, 2 yemek kaşığı tereyağı, 2 yemek kaşığı zeytinyağı, ½ adet Limon, 2 tatlı kaşığı tuz.

Yapılışı: Ezilmiş ve suda erimiş tarhanayı tencereye koyunuz. Üzerine azar azar 8 bardak suyu ve salçayı koyup karıştırınız. Orta ateşte su kaynayıncaya kadar karıştırınız. Kaynayan çorbaya haşlanmış yeşil mercimek ile nohutları, tereyağını, limon suyunu, tuzu katınız. Yaklaşık 10 dakika karıştırarak kaynatmadan sonra kavrulmuş sarımsak dilimlerini ekleyip, ocağın altını kapatınız.

Kekikli Çorba (Yayla Çorbası) 

Malzemeler: Süt, bulgur, nohut, kekik, yoğurt ve sarımsak.
Yapılışı: Tencereye nohut, bulgur, süt ve kekik konup pişene kadar kaynatılır. Tuz, sarımsak ve yoğurt konularak, terbiye yapılır.(Ovacık Köyü / ELMALI)

Göce Çorbası (Alaçorba)

Malzemeler: Fasulye, nohut, bulgur, börülce, mercimek, yağ, tuz, salça, biber.
Yapılışı: Tüm malzemeler önce az bir suda bir taşım haşlanır ve sonra tekrar su, yağ, tuz, salça ve biber ilave edilerek yumuşayana kadar kaynatılır. (Duacı/Antalya)

Yarpızlı Çorba

Malzemeler: Darı(mısır), yarpız (dağ nanesi), yoğurt, tuz.
Yapılışı: Tencerede kaynayan suyun içine yarma dökülüp pişirilir. İçine kıyılmış yarpız atılır. Biraz daha piştikten sonra ya da ayranlı olarak yenilir. (Akoluk Köyü/Gazipaşa)

Yarma Tarhana Çorbası

Yapılışı: İyice ayıklanan beyaz buğday bulgur büyüklüğünde değirmende çekilir. Yarma adı verilen kırılmış buğday yağı alınmış ayran ile kazanda pişirilir. Kıvama gelince indirilip parça parça bez üzerine konularak güneşte kurutulur ve bez torbalarda saklanır. Tarhana Kışın çok soğuk günlerde bir gün önceden ıslatılmış fasulye, nohut ile birlikte içi su dolu bir tencereye konularak iyice pişirilir. Üzerine kavrulmuş tereyağına kırmızı acı biber ilavesiyle servis yapılarak yenir. Soğuk kış günlerinin vazgeçilmez yemeğidir.

Yemekler:

Domates Cilvesi: Bir tencereye soğan, domates, patlıcan, biber doğranır yağ, pirinç ve tuz ilave edilerek kavrulur. Ateşten indirilmesine yakın sarımsak, nane, fesleğen konur. Sıcak olarak servis yapılır.

Burani: Zeytinyağlı ıspanak yemeği. Limon ve yoğurt ile soğuk yenir.

Testi Kebabı(Kaynama): Testinin içinde çok az suyla pişen ettir. Haşlanmış keçi eti içersine pirinç koyularak da yenilir. Diğer adı kaynamadır.

Alafaşı: Doğal otlardan yapılan bir yemek türüdür. İlibada, ebegümeci veya buna benzer tarla bitkileri toplanır, yıkanıp temizlenerek ince ince kıyılır. Daha önceden hazırlanmış bulgur veya pirinç, zeytinyağı, kırmızıbiber, domates veya salçası, kıyılmış soğan ve tuz ile kavrularak üzerine su eklenir ve pişirilir.

Borana: Haşlanmış yumurtalar sarımsaklı yoğurda doğranır. Üzerine yağ, toz biber ısıtılarak dökülür.

Softalar Aşı: Bolca doğranan kuru soğan yağda iyice kavrulur, su ilave edilerek kaynatılır, içine ufalanmış yufka ekmeği bulunan tabağın üzerine kavrulmuş soğanlı su dökülür. Sonra da üzerine limon sıkılarak sıcak sıcak yenilir. Tencerede kaynayan su içerisine yumurta kırılarak da yenilmektedir.

İlibada (Labada) Aşı: Kışın kırlardan toplanan labada otu bulgur ve yağ ilavesiyle birlikte kavrulur. Pilav haline gelince ateşten indirilerek sıcak sıcak yenilir.

Piyaz:

Malzemeler: Çandır fasulye (500 gr) Sos: Tahin (1 kahve fincanı), sarımsak (ezilmiş 5-6 diş), zeytinyağı (2 kahve fincanı), limon suyu (1 adet), sirke (1 kahve fincanı), tuz ( 1 tatlı kaşığı), su (2 çay bardağı),

Üst Malzemeler: Haşlanmış yumurta (4 adet), domates (3 adet), yeşilbiber (6 adet), kuru soğan  (4 adet), maydanoz (1/2 demet), kırmızı pul biber, karabiber ve tuz.
Yapılışı: Haşlanmış fasulyeleri yayvan servis tabağına koyunuz, üzerine yukarıda belirtilen sos malzemelerini karıştırarak dökünüz. Salatayı, kabukları soyulmuş ve küp küp doğranmış domatesleri haşlanmış ve dörde bölünmüş yumurtaları ayıklanmış ve yıkanıp ince kıyılmış yeşilliği ve baharatları ekleyerek süsleyiniz.

Hibeş:

Malzemeler: 1 su bardağı tahin,  3 diş sarımsak, 1 tatlı kaşığı kimyon, 1 tatlı kaşığı acı kırmızıbiber, 1 çay kaşığı tuz,  2 limonun suyu, 1/2 su bardağı su.

Tahin dövülmüş sarımsak, kimyon, acı kırmızıbiber ve tuz ile karıştırılır. Llimonsuyu azar azar eklenip iyice yedirilir. Boza kıvamına gelene kadar su ilave edilir. Tabaklara servis yapıldıktan sonra zeytinyağında hafif kızartılmış acı biber ilave edilir. Meze olarak yenir.

Börekler:                     

Su Böreği: Bir kilo un ve 12 yumurta su katmadan yoğrulur. Yufka açılır. Kızgın suda haşlanır. Haşlanan yufkalar tepsiye serilir. Soğan, maydanoz, nane, keş (çökelek), kıyma yağla kavrulur, yufkaların arasına serilir. Ocakta üzerine sıvıyağ gezdirilerek kızarıncaya kadar pişirilir.

Tepsi böreği: Maydanoz, ıspanak, soğan gibi sebzeler ince ince doğranır. Keş (çökelek) tuz, nane, biber ile karıştırılır. Yağlanmış tepsiye iki kat yufka içine hazırlanan içten konularak bir yufka daha serilir. Bu işlem bir kez daha tekrar edilerek pişirilir.

Kapama: Yufka kalınca açılır, arasına çökelek, maydanoz, serilerek birbiri üzerine kapatılır. Saç üzerinde pişirilir, pekmez veya balla yenir.

Bastarya (Babacana): Mısır unu ile yapılan ıspanaklı börek.

Tatlılar:

Kabak Tatlısı:

Malzemeler: 1,5 kg balkabağı, toz şeker (3 su bardağı), tahin (1 çay bardağı, ceviz içi (1 çay bardağı)
Hazırlanışı: Dilimlenmiş balkabağını tencereye koyulup üzerine şeker gezdirilerek 24 saat bekletilir. Sonra ateşe konup kaynayınca altı kısılarak kaynamaya bırakılır. Suyunu çekmeye yakın altı kapatılır. Soğumuş kabakları servis tabağına aktarılıp üzerine tahin gezdirilir, dövülmüş ceviz ile süslenir.

Kıvrım ( Sarıburma ): Un içine sıvıyağ, yumurta ve süt katılarak kulakmemesi yumuşaklığında yoğrulur. Biraz nişasta ilavesi ile senitte yufka şeklinde açılır. Bütün yüzeyine ceviz, susam, fıstık, badem, toz tarçın ve toz şeker karışımı ekilerek oklavaya sarılır. İki ucundan ortaya doğru itilerek kırışık bir durumda ortaya toplanır. Sonra oklavadan sıyrılarak bir tepsiye içten dışa doğru dizilir. Üstüne eritilmiş bol tereyağı ilavesi ile mümkünse kor haline gelmiş közde,  bir saçın altında veya fırında kızarana kadar pişirilir. Sıcakken üzerine önceden hazırlanan soğuk şerbet dökülüp dinlendirildikten sonra ikram edilir.

Pelize: Önce şekerli su kaynatılır. Ayrı bir kapta suyla karış­tırılmış nişasta kaynayan suya karıştırılarak ilave edilir. Muhallebi kıvamına gelene kadar pişirilip ocaktan indirilir. Üstüne eritilmiş tereyağı dökülür.

Kirkitle (Çivirdik): Kışın çok soğuk günlerde yapılan bir tatlı çeşididir. Bal, şeker veya en çok da pekmez ile yapılır. Kavrulmuş susam, ısıtılıp kaynayan pekmez içine atılıp karıştırılır. Bir kap içine dökülür, pencerenin dışına konularak soğumaya bırakılır. Soğuyunca iyice sertleşen kirkitle kırılarak yenilir.

Bestel (Pestil-İncir Reçeli): Taşağıl Kasabası'nın ve yakın köylerinin en meşhur yiyeceklerindendir. Maya ya da Amat yemişi olarak adlandırılan incir çeşitleri tam olgunken toplanıp kurutulurlar. Kurutulmuş incirler üst üste getirilip küçük deste yapılıp keskin bir bıçak ile ince ince doğranır ve kaynamakta olan şerbetin içerisine atılır. Büyük ağaç bir kepçe ile hafif ateşte sık sık karıştırılarak pişirilir. Sonra içerisine kavrulmuş susam, yerfıstığı, ceviz ve karanfil konulur. Yeterli kıvama gelince ateşten indirilir. Soğuyan bestel içi sırlı toprak testilere doldurularak saklanır. Yaz ve kış günlerinde yufka ekmeği arasına konularak yenilir. Yörede içi bestel dolu olan dürüme (Bestelli tomaç) denir. Zamanımızda incir ağaçlan azaldığı için yapımı azalmaktadır.
   
Öğün Arası Eğlencelikleri, İkramlar:

Kölle: Buğday, kuru fasulye, kuru nohut, kuru bakla, kuru mısır, kaynatılır. Kırmızıbiber, karabiber, tuz eklenir. Üzerine dövülmüş ceviz ve badem, nar ekşisi, limon suyu ve isteğe göre pulbiber, karabiber gibi baharatlar eklenerek yenir. Kölle özel anma günlerine özgü bir yemektir. (Diş köllesi, sünnet köllesi, düğün köllesi)

Keşkek: İyi kalite buğday iyice temizlenir. Islatılan buğday dibekte kabuğu çıkana kadar, taneler ezilmeden dövülür. Sonra rüzgârda savrularak kabukların tanelerden ayrılması sağlanır. Taneler yel önünde savrularak veya su ile iyice yıkanarak kabuklardan arındırılır. Bol su ile hafif ateşte pişirilir, özleşince ateşten indirilir, sıcak sıcak servis tabağına konulunca üzerine, eritilmiş, kavrulmuş ve içine tercihe göre acı kırmızıbiber konulmuş tereyağı dökülür, yanında et yemeği ile servis yapmak adettir. Keşkek yemeği Antalya merkez ve ilçe ve köylerinde, düğünlerde, mevlitlerde, özel gün yemeklerinin demirbaşıdır.

Girit Göçmen Mutfağı:

Yöre Mutfağında baskın unsurlardan biri dekentimize 1924'de mübadele ile gelen Girit Göçmenlerince bilinen tariflerdir. Doğadan çok iyi yararlanan, ağırlıkla bitkisel kökenli beslenmeye dayanan bu mutfağa daha sonra "Akdeniz Tipi Beslenme Tarzı" adı verilmiş ve modern tıbbın önerdiği sağlıklı beslenmenin formülü olmuştur. Aşağıda bu mutfaktan örnekler verilecektir.

Şilofta ( Loğusa Çorbası ) : Daha çok loğusa kadınlara yapılan bir çorbadır. Mayasız hamur yoğrulup oklava ile açılır ve erişte gibi kesilir. Bu ince parçalar tencerede kaynayan suya atılıp haşlanır ve çorba kıvamına gelince içine şeker atılıp üstüne tarçınlı kızgın yağ dökülür. En üste dövülmüş ceviz ve badem serpilip sunulur. Loğusa kadının sütünü arttırdığına inanılır.

Askolibrus - Kenger ( Şevket Bostanı - Şevket-i Bostan - Akkız ): Dikenli bir ottur. Ayıklanmadan önceki haline “Aladiken” de denir. Yaprakları sıyrılıp kökleri kesildikten sonra elde edilen bitkinin beyaz dalları ahtapot bacaklarını andırır.  Dikenleri ayıklanıp yıkanır, uçları yarım parmak uzunluğunda doğranıp kök kısmı da ikiye veya dörde bölünür. Tencerede zeytinyağı dökülüp arzuya göre soğanlı veya soğansız olarak yağda çevrilir. İster beyaz, istenirse domatesli ve/veya etli pişirilir. Etli tarifte;  Zeytinyağında tavuk eti ve soğan kavrulur. Doğranmış Askolibruslar ve su eklenerek beyaz olarak pişirilir. Pişmeye yakın istenirse bir kasede 1-1.5 kaşık un ve 1 limon suyu karıştırılarak terbiye yapılıp biraz daha pişirilir.  Haşlanıp salatası da yapılır. Haşlama suyu da içilirse şifalı olduğuna inanılır.

Vruvez ( Turp Otu, Hardal ) : 3 çeşidi vardır. Tatlısı ( Qlikovruvez ), ( Rapanovruvez ) az hardallısı ve daha acısıdır ve en acısı da ( Prikovruvez )’dir. Haşlanarak salatası yapılır. İlk iki çeşide limon konabilir ama Prikovruvez’e sadece zeytinyağı konur. İstenirse haşlandıktan sonra süzülüp az yağda çevrilir. Başka bir kapta bol yumurta ( 1 kg. ota 6 yumurta) çırpılıp üstüne eklenir, kısık ateşte çevire çevire pişirilir. Sonra kapakla ters yüz edilip bu sırada biraz yağ eklenir. Turp otu çiçeklenmeden çıkan filizleri daha lezzetli olur. Tazeleri böyle pişirilirken turp otu kartlaşıp göbeklenmiş haline “Aştates veya Astaşa” denir ve ya haşlanıp salata yapılarak veya yumurta ile yemeği yapılarak yenir.

Rapanovruvez iç bakla (bakla giliği) ile kaynatılarak salata da yapılır. Önce bakla konur kaynayan suya ve biraz kaynatılır. Sonra güzelce yıkanmış turp otları içine atılıp yumuşayana kadar biraz daha kaynatılır. Limon ve yağ ilavesiyle servis yapılır.

İki türün kökleri yenir ancak Prikovruvez’in kökü yenmez.

Marasa ( Malatura, Rezene, Arapsaçı ):

Dereotuna benzer kokulu bir ottur. Beyaz köklerinden ayıklanıp yıkandıktan sonra işaret parmağı uzunluğunda doğranır. Soğanla isteğe göre beyaz,  domatesli veya etli pişirilebilir. Pişmeye yakın biraz un ve limon ile yapılan terbiye eklenip iki taşım daha kaynatılır. Askolibrus (Şevketi bostan) denen dikenli ot ile birlikte de pişer. Onda Marasa daha sert olduğu için önce konup biraz pişirilir ve aynı terbiye bu türlü yemeğe de yapılır. Marasa kuru fasulye ile de pişirilebilir. 

Çulama:Girit Göçmenlerinin önceleri yılın başında bolluk ve bereket dileğiyle yaptıkları bir yiyecek olup, sonraları bütün yıl, özel günlerde yapılmaya başlanmıştır.
Yapılışı: Un, su ve tuzla kulakmemesi yumuşaklığında bir hamur yoğrulur. İçine isteğe göre süt, yumurta da konabilir. Bu hamurdan alınan bezeler açılıp saçta pişirilir. Bir yanda yağlı, büyük bir tavuk haşlanır. Diğer yanda ıslanan pirinç yağda ince kıyılmış soğanla çevrilir. İçine haşlanıp didilmiş tavuk eti, tavuk ciğeri, ince doğranmış havuç, dövülmüş ceviz içi, kabuğu soyulmuş badem, dolmalık çam fıstığı, kuşüzümü, tarçın, pirinç, tuz ve karabiber eklenir ve tavuk suyu katılarak iç pilav hazırlanır. Pilav demlendikten sonra tepsiye aralarına tavuk suyu gezdirilip 3-4 kat yufka serilir ve bu işlem araya iç pilav döşenerek 2-3 kez tekrarlanır. En üstteki kata da iç konur, üstüne de tavuk suyu veya arzuya göre süt gezdirilip fırında pişirilir. Çulama hazır yufka ile de yapılabilmektedir. 

Papulena Fava: Bilindiği gibi fava bakladan yapılmaktadır. Giritliler bu bilinen usulde de fava yapmaktadırlar ancak onlar asıl fava bitkisi olan bezelye büyüklüğünde ve şeklinde ancak rengi ondan daha açık papules bitkisini kullanırlar.  
 

Yapılışı: Önce taşı olur diye ayıklanıp yıkanır ve suyu iki kez değiştirilmek suretiyle kaynatılıp asıl suyu konur.  Sonra soyulup üstten bir bıçak izi yapılan bir baş soğan favanın piştiği tencerenin ortasına yerleştirilir. Hafif ateşte fava mercimek çorbası gibi yumuşayana dek kaynatılır ve tabağa alınır. Yanında sardalya, ekşili marul veya radika salatası ile yenmesi önerilmektedir.

Bitki tazeyken yeşil yaprakları biraz tuzla ovulup, zeytinyağı ve limonla salatası da yapılır.

Pol(z)araça ( Küçük Ayaklar ) : Oğlak ayakları küllü kaynar suya yatırılıp etli yeri kalacak şekilde derinin üstündeki tüyleri temizlenir. Diğer yanda bağırsakları, önce dışı ve çöple ters çevrilip içi bol suyla yıkanır. Yıkadıktan sonra bu kez turunç yaprakları ile ovularak temizlenir ve bu işlem güzel de koku verir. Oğlak ayağındaki iki tırnağın arasına bağırsağın ucu sıkıştırılarak dolanır ve ilmek atılarak düdüklü tencereye yerleştirilir. Bir de oğlağın işkembesi temizlenip yemeklik doğranarak buna ilave edilir. Bir büyük soğan, kabuğu soyulup tüm olarak biraz sıcak su ve kokuyu alması amacıyla birkaç tane karabiber ilavesiyle bu yemeğe eklenip haşlanır. Eğer arttıysa kalın bağırsak ve işkembenin yağı Giritlice (K)Nisari (Elek) denen şekilde sıkı sıkı sarılarak tencereye ilave edilir. Diğer bir tencereye yarım ay şeklinde kalınca kuru soğan doğranır içine az zeytinyağı konup kavrulur. Tencerede haşlanan oğlak ayakları ve işkembe biraz salça ilavesi ile kavrulan soğana eklenip üstüne doğranmış bol domates döşenerek kısık ateşte pişirilir. Bu yahniden başka oğlak ayaklarının paçası da yapılır.

Okka Kabağı ( Girit Kabağı ) : Parmak şeklinde ve büyüklüğündedir.
Yapılışı: Kabuğu soyulmadan ( sadece baş tarafları kesilip ) ikiye ayırmadan ortadan bıçakla kesilir. Bıçağın son bulduğu yerden itibaren bu kez ters yönde kesilir. Bir tabağa hazırlanan dilim peynir, domates dilimleri ve sarımsak dişleri sıra ile kabağın içine döşenerek tuzlanır ve özenle tepsiye dizilir. Başka bir kâseye zeytinyağı, tuz ve kırmızıbiber konup iyice çırpılarak hazırlanan sos kabağın üstüne gezdirilir. Arada bir azaldıkça su ilavesi yapılarak fırında iyice kızartılır.

Okka kabağı etli de pişirilir. Bunun için kabaklar zeytinyağında kızartılıp et haşlanır. Et altta, kabaklar üstte olacak şekilde fırın tepsisine döşenir, en üste kabukları soyulup doğranmış domates ile karıştırılmış biraz salça ve kırmızıbiber karışımı dökülüp en üste tuz ve karabiber ekilir ve fırında veya tencerede pişirilir.

Bir başka tarifte; kabağın birkaç yeri bıçakla delinerek içine sarımsak dişleri sokulur. Bir tencerede zeytinyağında kavrulan soğana doğranmış domates, eklenerek üstüne kabaklar dizilir. Üstüne de beyaz peynir ufalanarak pişirilir.

Yahnera ( Karışık ot yemeği) : Kçunades (gelincik), Sarikaça (katırtırnağı), Astates, Asgadates (iğnelik,  hanımın iğnesi), deve kengeri ve başka kenger çeşitleri vb. otlarla etli veya etsiz yapılabilir. Etlisinde tencerede önce kuşbaşı et sonra soğan kavrulduktan sonra isteğe göre salça konur veya beyaz olacak şekilde temizlenip doğranmış otlar katılıp kısık ateşte solana kadar pişirilir.  İndirmeye yakın önce bir kaşık un ve limon suyu ile terbiye dökülerek bir taşım daha kaynatılarak altı söndürülür.   

Giyim:

Antalya ili; kuzeybatısından; Muğla, Burdur, Kuzeyinden Isparta, Konya; kuzey doğusundan Karaman ve İçel illeriyle; Güneyden de Akdeniz ile çevrelenmiş olup, Akdeniz Bölgesinin güneybatısında yer alır.

Gelişmiş olması nedeniyle çevre il ve ilçelerden (özellikle Burdur ve Isparta) sürekli göç alan bir kent haline gelerek, bu göçler ve komşularıyla olan bağlantıları bir kültürler mozaiği halini almasını sağlamıştır. Bu birikimin getirdiği iletişim / etkileşim ise müzik, giyim- kuşam, oyunlar vb. gibi kültürel zenginliği oluşturmuştur.

Bölgemizde olduğu gibi, İlimizde de yaşayan bu zengin kültürel yapı nedeni ile geleneksel giyim ve halk sazları tespit çalışmalarımız Korkuteli, Elmalı, İbradı, Alanya ilçeleri ve çevresindeki köylerde yoğunlaştırılmıştır. Buralarda yapılan derleme ve tespit çalışmalarına yörenin kaynak kişilerin verdiği bilgiler de eklenerek aşağıda anlatacağımız bilgilere ulaşılmıştır.

Antalya, Burdur, Isparta, illeri ile Muğla'nın doğusu, Denizli'nin güneydoğusu, Afyon'un güneyini içine alan bölgeye 'Teke Bölgesi' adı verilmektedir. Antalya'nın büyük bir bölümünün Teke Bölgesi içerisinde yer alması nedeniyle bölgenin belirtilen illeri ile benzer özellikler gösterir. Ancak Teke Bölgesi dediğimiz bu bölge; Yörük yaşamının ve iskanının yoğun olduğu bir yerdir. Bölgede yüzlerce yıl sosyal ve kültürel kimliklerini geliştiren Yörükler yazın yaylada, kışın da sahilde sürdürdükleri konar-göçer yaşamın etkisiyle çok fazla iç içe girmiş bir kültürel yapı gösterir.

Bölgemize yeni yerleşmiş Sarıkeçili Yörüklerinin yanı sıra; Karakoyunlu, Karakeçili, Yeniosmanlı, Eskiyörük, Honamlı, Töngüçlü, Hayta, Çakalyörük aşiretlerinin iskan etmiş olmasından kaynaklı etkin bir Yörük kültürüyle karşılaşılır. Ancak bölgede yaşayan "Tahtacı" adı verilen Alevi Türkmenlerinin de yöre kültürü üzerinde azımsanamayacak bir etkiye sahip oldukları söylenebilir. Özellikle Kuzeyde bulunan Elmalı ve kuzeybatıda bulunan Kumluca, Finike ilçelerine yerleşen bu Türkmen aşiretleri de kendilerine has kültürel öğelerle bölge kültürüne önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Korkuteli ilçesi, Teke Bölgesi'nde yer almakta olup, folklorun diğer konularında olduğu gibi müzik aletleri-müzikal yapı ve geleneksel giyim bakımından Yörük (konar-göçer) yaşamın tüm karakteristik özelliğini taşımaktadır. Zamanının çoğunluğunu hayvancılık ve göçle geçiren, avlanan Yörükler, giysilerini hayvansal ürünlerden oluşturmuşlar, doğa koşullarına ve ağır yaşam şartlarına karşı koyabilmek için bedeni koruyacak şekilde olmasına özen göstermişlerdir. Elmalı ilçesi de Korkuteli gibi özellik taşımakla birlikte Tahtacı ve Bektaşi köylerinden kaynaklı kısmi bir Alevi-Bektaşi Türkmen yaşam biçimini karşımıza çıkarmaktadır. Hatta her yıl Haziran ayında yapılan ve büyük bir katılımla gerçekleştirilen "Abdal Musa Şenlikleri" bu yaşayan kültürü daha da önemli kılmaktadır.

Antalya'nın Kuzeydoğusunda yer alan İbradı,  Akseki  ilçeleri  Konya kültüründen etkilenmiş olup, müzik yapısında, oyunlarında Konya etkisi göze çarpmakta, yüksek rakım nedeniyle geleneksel giyim tarzının da yine buna göre düzenlendiği görülmektedir.

Alanya, Antalya'nın bir kıyı ilçesi olup, tipik Akdeniz iklimi özelliğindedir. Selçukluların kışlık ikametgâhı olan Alanya(Alaiye) yerleşik yaşama uzunca bir zaman önce geçmiştir. Ancak Alanya'nın çevresinde, özellikle de yayla köylerinde konargöçer yaşamın izlerine rastlanmaktadır. Alanya merkezde ise iklimin etkisiyle daha rahat ve hafif bir giyim tarzıyla karşılaşılmaktadır.

Geleneksel Halk Sazları:

Antalya İli; kuzeybatısından; Muğla, Burdur, Kuzeyinden Isparta, Konya; kuzey doğusundan Karaman ve Mersin illeriyle; Güneyden de Akdeniz ile çevrelenmiş olup, Akdeniz Bölgesinin güneybatısında yer alır.

Gelişmiş olması nedeniyle çevre il ve ilçelerden (özellikle Burdur ve Isparta) sürekli göç alan bir kent haline gelerek, bu göçler ve komşularıyla olan bağlantıları bir kültürler mozaiği halini almasını sağlamıştır. Bu birikimin getirdiği iletişim / etkileşim ise müzik, giyim- kuşam, oyunlar vb. gibi kültürel zenginliği oluşturmuştur.

Bölgemizde olduğu gibi, İlimizde de yaşayan bu zengin kültürel yapı nedeni ile geleneksel giyim ve halk sazları tespit çalışmalarımız Korkuteli, Elmalı, İbradı, Alanya ilçeleri ve çevresindeki köylerde yoğunlaştırılmıştır. Buralarda yapılan derleme ve tespit çalışmalarına yörenin kaynak kişilerin verdiği bilgiler de eklenerek aşağıda anlatacağımız bilgilere ulaşılmıştır.

Antalya, Burdur, Isparta, illeri ile Muğla'nın doğusu, Denizli'nin güneydoğusu, Afyon'un güneyini içine alan bölgeye 'Teke Bölgesi' adı verilmektedir. Antalya'nın büyük bir bölümünün Teke Bölgesi içerisinde yer alması nedeniyle bölgenin belirtilen illeri ile benzer özellikler gösterir. Ancak Teke Bölgesi dediğimiz bu bölge; Yörük yaşamının ve iskanının yoğun olduğu bir yerdir. Bölgede yüzlerce yıl sosyal ve kültürel kimliklerini geliştiren Yörükler yazın yaylada, kışın da sahilde sürdürdükleri konar-göçer yaşamın etkisiyle çok fazla iç içe girmiş bir kültürel yapı gösterir.

Bölgemize yeni yerleşmiş Sarıkeçili Yörüklerinin yanı sıra; Karakoyunlu, Karakeçili, Yeniosmanlı, Eskiyörük, Honamlı, Töngüçlü, Hayta, Çakalyörük aşiretlerinin iskan etmiş olmasından kaynaklı etkin bir Yörük kültürüyle karşılaşılır. Ancak bölgede yaşayan "Tahtacı" adı verilen Alevi Türkmenlerinin de yöre kültürü üzerinde azımsanamayacak bir etkiye sahip oldukları söylenebilir. Özellikle Kuzeyde bulunan Elmalı ve kuzeybatıda bulunan Kumluca, Finike ilçelerine yerleşen bu Türkmen aşiretleri de kendilerine has kültürel öğelerle bölge kültürüne önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Korkuteli ilçesi, Teke Bölgesi'nde yer almakta olup, folklorun diğer konularında olduğu gibi müzik aletleri- müzikal yapı ve geleneksel giyim bakımından Yörük (konar-göçer) yaşamın tüm karakteristik özelliğini taşımaktadır. Zamanının çoğunluğunu hayvancılık ve göçle geçiren, avlanan Yörükler, giysilerini hayvansal ürünlerden oluşturmuşlar, doğa koşullarına ve ağır yaşam şartlarına karşı koyabilmek için bedeni koruyacak şekilde olmasına özen göstermişlerdir. Elmalı ilçesi de Korkuteli gibi özellik taşımakla birlikte Tahtacı ve Bektaşi köylerinden kaynaklı kısmi bir Alevi-Bektaşi Türkmen yaşam biçimini karşımıza çıkarmaktadır. Hatta her yıl Haziran ayında yapılan ve büyük bir katılımla gerçekleştirilen "Abdal Musa Şenlikleri" bu yaşayan kültürü daha da önemli kılmaktadır.

Antalya'nın Kuzeydoğusunda yer alan İbradı, Akseki ilçeleri Konya kültüründen etkilenmiş olup, müzik yapısında, oyunlarında Konya etkisi göze çarpmakta, yüksek rakım nedeniyle geleneksel giyim tarzının da yine buna göre düzenlendiği görülmektedir.

Alanya, Antalya'nın bir kıyı ilçesi olup, tipik Akdeniz iklimi özelliğindedir. Selçukluların kışlık ikametgâhı olan Alanya(Alaiye) yerleşik yaşama uzunca bir zaman önce geçmiştir. Ancak Alanya'nın çevresinde, özellikle de yayla köylerinde konargöçer yaşamın izlerine rastlanmaktadır. Alanya merkezde ise iklimin etkisiyle daha rahat ve hafif bir giyim tarzıyla karşılaşılmaktadır.

Antalya Yöresi Halk Çalgıları:

Antalya yöresinde kullanılan halk çalgıları çok çeşitli olup, yöre müziğinin zenginliğinin ve yöre insanının ürkekliğinin bir göstergesi niteliğindedir.

Bölgede kullanılan karakteristik sazlar sipsi, parmak curası, kabak kemane ve bağlamadır. Anadolu’nun hemen her yerinde görülen dilli ve dilsiz çoban kavalı Antalya’da da vardır. Yine Anadolu'da kapalı mekân dışındaki müziğin vazgeçilmez sazı zurnada görülür. Yayla(dağlık) bölgelerde kartalın kanat kemiğinden yapılan çığırtma isimli dilsiz kaval mevcuttur. Kapalı mekânlarda ritim aracı olarak darbuka, tef(def),zillimaşa, kaşık gibi sazlar; açık havada da vazgeçilmez biçimde zurnaya eşlik eden davul kullanılır. Ayrıca çift davul ve çift zurna orijinal bir armonik uyum yaratır.

Yukarıda değinilen halk çalgılarını daha ayrıntılı olarak incelemek gerekirse:

a) Sipsi:

Halk çalgılarımızın üfleme ile (nefesli)çalman en küçük boylu çalgılarından birisi olup, Batı Akdeniz Bölgesinde özellikle teke yöresi; denilen Burdur, Isparta, Denizli,  Muğla, Afyon ve Antalya'nın özellikle Korkuteli Elmalı dolaylarında en fazla da Burdur'da ve yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle Dirmil'de (Altınyayla), Acıpayam'da ve Çameli dolaylarında asker sevkıyatına düğünlere giden çalgılar açık havada zurna eşliğinde davul çalarken, kapalı yerlerdeki eğlencelerde ise sesinin zurna kadar rahatsız edici olmaması nedeniyle sipsiyi tercih ederler. Dolayısıyla da sipsi kapalı yer ve eğlentilerinin baş sazı olarak kabul görür.

Genellikle sazlıklarda yetişen su kamışı da denilen kargıdan yapılan sipsi, gövde ve ağızlık olmak üzere iki parçadan oluşur. Sesin çıkmasını sağlayan ve ağza alman kısmına ağızlık, ağızlığın takıldığı ses perdelerinin bulunduğu kısma da "gövde"(gödlek)denilmektedir. Ağızlık yaklaşık 4-5cm, gövde ise l5-25cm.arasında değişmektedir. Ayrıca çam dallarının filizlerinden, söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır.

Kutsal bir sının sesi olarak kabul edilen sipsi hakkında anlatılan halk hikâyesi oldukça ilginçtir. "Hz.Ali bir gün çobanlardan birisine çok önemli bir sır verir ve bu sırrı kimseye anlatmamasını, söylememesini ister. Fakat çoban verilen bu önemli sırrı birilerine anlatma ihtiyacını duyarak bir gün sazlıkların, kargıların, kamışların bulunduğu bir çukura girip kendisine anlatılan bu sırrı burada anlatıverir. Çobanın bu anlattığı sırları orada bulunan sazlıklar, kargılar, kamışlar kulaklarını açıp dinlerler. İşte bu denli oynak ve tiz sesli güzel ezgiler günümüzde sipsiden nağme olarak çıkan bu sırlardır."

Sipsinin Ses Perdeleri Ve Ses Genişliği:

Yöresinde önde beş, arkada bir olmak üzere toplam altı perdesi bulunmaktadır. Ancak radyolarımızda günümüzde kullanılan sipsilerin ses aralığı genişletilmiş, perde sayısı yediye çıkarılmıştır. Bazı yöre parçalarının çalınması için ek fa diyez perdesine ihtiyaç duyulmuştur. Bunun için radyolarda yedi ses perdeli sipsilerde kullanılmaktadır. Sipsinin ses genişliği 1,5 oktavdır. Yarım sesleri çıkarmak için perde bulunmadığından bu sesler nefes yardımıyla çıkarılır. Sipsiye ses olarak benzeyen çalgıların başında tulum gelmektedir. Bilindiği gibi tulum Doğu Karadeniz bölgesi halk çalgılarımızdandır ve çoğu zaman sipsi sesi ile ayırt etmekte güçlük çekilir.

Sipsinin Akort Durumu:

Sipsinin kendine özgü ve çok ilginç bir akort lama sistemi vardır. Ağızlığm gövdeye geçen kısmındaki açılmış olan kapağın üzerine iplik dolanır. Böylece aşağı yukarı oynatmak suretiyle istenilen akort elde edilmiş olur. Yine ağızlığın üzerine açılan kanalın içine saç kılı geçirilerek, ayarlanmış akordun değişmemesi sağlanır.

Sipsinin Çalınma Şekli:

Sipsi görünüm olarak küçük, çalınış itibarıyla çok zor olan nefesli hak çalgılarımızdan birisidir. Eksik perdeli oluşu çalınmasını bir kat daha güçleştirir. Ancak eksik perdeli olması yöre özelliğindendir. Yedi delikli sipsilerin, alttan iki deliği açık olmak üzere diğer delikler kapatılarak çalınır. Ağızlığın baş kısmı dil ile veya herhangi bir madde ile kapatılarak üflenir. Sipsinin kenar seslerinde devamlı olarak üstten beş delik (perde) kapalı olarak tutulur(arka delik dâhil).En önemli özelliklerinden bir tanesi nefes alıp verme, yani sesi hiç kesmeden sürekli olarak nefes çevirme olayıdır. Bu nedenle sürekli çalındığı için sipsi çalanın dudakları yorulmaktadır ve ağızlık ile gövdenin birleştiği yere bazen zurnada olduğu gibi plastik bir maddeden lüle' denen araç geçirilir. Bunun görevi ise yorulan dudakları bir lüleye dayamak koşuluyla dinlendirmek ve daha uzun süre çalınmasını sağlamaktır.

Sipsi çalabilmek için önce güçlü bir nefese ihtiyaç vardır. Tiz ve ince seslere doğru normal şiddetinden daha güçlü bir nefes gerekmektedir. Aynı tonda ve şiddetle üflenildiği zaman sipsi çalınamaz ve yanlış ses çıkar. Genellikle sipsiyi çalan sanatçılar la mi çarpmasını sürekli yaparlar ki,bu da sipsinin yöresel özelliğindendir. En önemli özelliklerinden bir tanesi de sipsi çalım sırasındaki trillerdir. Genellikle lisesinden alt çene sürekli ve devamlı olmak üzere kaslar aracılığıyla titretilir ve üst ön dişler ağızlıkta bulunan hassas kapağa dokundurularak tril meydana getirilir. Trilsiz sipsi çalanlar yörede sipsi sanatçısı olarak kabul edilmemektedir. Eskiden Teke yöresinde delikleri ve ölçüleri aynı olan iki sipsi yan yana iple bağlanarak çalınır, bu tip sipsilere 'çifte sipsi' denilirdi. Ancak bu tür sipsiler fazlaca kullanışlı olmadığından ve sesler tutmadığı için günümüzde kullanılmamaktadır.

Sipsi çalınırken ağızlık uzun süre ağızda kaldığı için ıslanmakta ve tutaklık(tutukluk) yapmaktadır. Tutaklık yapmasını önlemek için mahalli sanatçılar ilginç bir yöntem kullanmaktadırlar:

Kurutmak için öncelikle güvercin kanadındaki tüylerden ağızlığın içine sokularak ıslaklığın giderilmesi, aynı olay büyük tüy ile gövde kısmına da uygulanarak ses perdelerinin açılması sağlanır. Yine ağızlığın tıkanmaması ve ıslanma sırasındaki sesin değişmemesi için sipsinin ağızlık bölümüne açılan kanaldaki kapağın altına saç kılı geçirilir.

Sipsinin Yapılışı:

Bilindiği gibi sipsi, Batı Akdeniz Bölgesinde yaygın olarak kullanılan halk çalgılarından birisidir. Kullanıldığı yörelerde sipsi yapan ve çalan kişiye göre değişmektedir. Bazı bölgelerimizde tek kamıştan yapılmakta olup, bu tür sipsilere 'Bucak Sipsisi' de denilmektedir. Yani ağızlık ve gövde kısımları tek parçadan oluşur.

Bucak Sipsisi:

Bu tür sipsilerin ağızlarının bozulması halinde kullanımı sona ermektedir ve yörede yaygın değildir. Bu yüzden daha çok portatif ağızlıklı sipsiler kullanılır.

Yörede usta olarak sipsi çalabilen kişiler, çaldıkları sipsiyi kendi ustalık ve üslupları ile kendileri yaparlar. Sipsi yapan kişi 3-5 yıllık kurumuş olan, demir kargı da denilen içi boş 5-6-7 mm. çapındaki (içten içe çap) kargıyı keserek yapım için çalışmaya başlar. Söz konusu kargıların ekleri 20-21 cm. olarak düzgün bir şekilde, keskin bir çakıyla her iki tarafından keser. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sipsi, yapan ve çalan kişiye göre değişmektedir. Sipsi yapımcısı, düzgün şekilde kesmiş olduğu bu kargının üzerine elindeki çalgı ile açacak olduğu ses perdelerinin yerlerini ölçülü bir şekilde işaretler. Daha sonra 4mm. Çapında, yuvarlak ve ucu sivri bir şişi ateşte kızdırarak, işaretlemiş olduğu ses perdelerinin üzerine yakarak deler. Bu işlem bittikten sonra herhangi bir kargıyı boydan boya dörde bölerek, delmiş olduğu kargının içine sokar ve deliklerdeki çapakların, pisliklerin temizlenmesi için de seri bir şekilde döndürülür. Temizlik işlemi bittikten sonra söz konusu parçayı içine çakarak gövdeyi ıslık sesi veriyor mu vermiyor mu diye üfler. Eğer düdük sesi gibi net bir ses alabiliyorsa, yapılan sipsi iyi olmuş demektir. Eğer ıslık sesi alınamıyorsa, alınıncaya kadar yukarıdaki işlemler tekrar yapılır.

Meydana gelen kısım, sipsinin gövdesini oluşturmaktadır. Söz konusu gövdenin içi, zeytinyağı ile yağlanır. Böylece zeytinyağı kargı da vernik görevi görerek sesin net çıkmasını sağlar.

Sipsinin ağızlık kısmının yapılışı da kişiden kişiye değişir. 4 mm. Çapındaki ince ve içi boş boru yani kargı tek tarafı düzgün olacak şekilde çakı ile kesilir. Boruya dikey olacak 1-1,5 mm. derinlemesine kanal açmak için hazırlık yapılır. Kesilen bu kargıya yatay olarak yaklaşık 3cm/lik kanal açılır.

Sipsinin Ağızlık Kısmı:

Açılan bu kanalın üzerindeki parçaya "ağızlık kapağı denilir. Söz konusu kargının içinde çapak ve pislikler olduğundan, yine kesilmiş kargı ile içi temizlenir. Daha sonra bu kapağın üzeri keskin bir çakı ile az miktarda yani üzerinin kabuğu alınacak şekilde kazınır. Daha sonra ateşle kızdırılmış demir parçası ile ağızlık kapağının üzeri 2’şer mm. arayla çok hafif bir şekilde yakılır. Bunun nedeni ise ağızlığın çalım sırasında tutaklık yapmasını önlemektir. Eğer ağızlık gövdenin boşluğuna geçmiyorsa keskin bir çakı ile hafif bir şekilde yontulur ve iç içe geçmesi sağlanır. Yapılan bu ağızlık bişkin (pişkin) olabilmesi yani sesin gür ve net çıkması için bazı işlemler yapılır:

Bir bardak yarısına kadar su ile doldurulur ve yapılan bu ağızlık suyun içine konularak iki gün bekletilir. Daha sonra çıkartılarak kurumaya bırakılır. Böylece de ağızlığın tutaklık yapmasını önüne geçilmiş olunur. Sipsi ağza alınarak çalman bir halk çalgısı olduğu için, haliyle ıslanacaktır. Islanma sırasında ağızlığın sesi değişmektedir. Bu değişikliği önlemek için ağızlık suyun içinde bekletilir. Beklediği süre içinde yeterince su emer ve ağza alınıp çalındığı zaman ıslandığında kabarma veya ses değişikliğine meydan vermez. Ağızlık hem kesik (arık) hem de tarla kargısından yapıldığında iyi sonuç vermektedir. İyi bir ağızlık devamlı olarak 15-20 gün kadar çalındıktan sonra oluşur. Çünkü ıslanıp kuruyan ağızlık, bulunduğu ortama alışmış ve bundan sonraki günlerde değişime ayak uydurmuş, bişkin bir ağızlık olmuştur.

Sipsi üzerinde yapılan süslemeler:

Genellikle Teke yöresinde sipsilerin, ağızlık ve kılıflarının üzerine çeşitli işlemeleri süslemeler yapılır. Sipsinin yani gövdenin delik aralarına (perde aralarına) "Ala eğri" denilen çöğüre benzeyen dikenli bir ağaçtan bir kabuk geçirilir. Kabuk bu ağaçtan, gövdenin (sipsi gövdesinin) kalınlığına göre filiz kısmından kesilerek geçirilir. Görünüşte donuk yani kül renginde olan bu ağaç, üzeri çakı ile hafif bir şekilde kazındığı zaman altındaki kırmızı renk ortaya çıkmaktadır. Eskiden sipsi gövdelerinin ve kılıflarının üzerine bu ağaçtan süs olarak kabuk geçirilir. Şimdi ise bu ağacın rengine benzeyen ve kolay bulunduğu için tercih edilen kiraz kabuğu kullanılmaktadır. Düzgün boğumlu filiz dallarından sipsinin gövdesine göre kesilen kiraz, perde aralarına yalnızca kabuğu gelecek şekilde kesilir ve kesilen bu kabuğun üzeri zedelenmeyecek şekilde hafifçe vurularak kabuğun ağaçtan ayrılması sağlanır. Ağaçtan ayrılan bu kabuğun içindeki ağaca özgü madde, söz konusu kabuğun birbirine sürtülmesi sonucu çıkarılır. Daha sonra temizlenmiş olan zar şeklinde ki ince kabuk gövdenin perde aralarına yani delik aralarına zorlanarak geçirilir. Bu süre sonra söz konusu kabuk kurumuş olacağından gevşekliğini kaybederek gövdeyi sıkıca sarar. Böylece bir daha hiçbir şekilde oynama ve kayma olmayıp, bu kiraz kabuklarının da sese uzaktan yakından etkisi bulunmamaktadır.

Ağızlık kısmında, yukarıda değinilen ağacın kabuğundan süs olarak geçirilir. Ağızlığın kapağının üst kısmına gövdede uygulanan yöntemle kiraz kabuğu geçirilir. Yine ağızlığın gövdeye geçen kısmına da kiraz kabuğu geçirilir. Bu bir çeşit süs olmakla birlikte kapağın üzerine çıkarılıp indirilerek sesin değişimi de sağlanır. Yani bir tür akort olayı buradan yapılır.

Sipsi kılıfı, sipsinin kırılmaması için kalın ve içi boş kargıdan yapılır. Sipsi içine konulduktan sonra içi söğüt veya herhangi bir ağaçtan yapılan mantar şeklindeki tıpa ile kapatılır. Bu tıpanın kaybolmaması için de bir ucu da kılıftan iple bağlanır. Tıpanın üzerine hayvan ve kuş motifleri yapılır. Kılıfın üzerine ise gerek kiraz kabuğu geçirilir, gerekse yine hayvan, kuş ve yöre motiflerini yansıtan süslemeler yakılarak yapılır.

Sipsi ile Çalınan Yöre Ezgileri ve Ölçüleri:

Batı Akdeniz Bölgesi (Teke Yöresi) halk oyunları ve halk müziği denilince, ağır zeybek oyunlarından çok Teke oyunları, kıvrak zeybek oyunları, sipsi havaları ve gurbet havaları akla gelmektedir. Sipsi ile çalman halk ezgilerinin oyunlu alanlarına "sipsi oyunları" da denilmektedir. Genellikle teke yöresinde sipsi ile çalman ezgilerin ölçüleri dokuz zamanlıdır. Örneğin 9/4, 9/8, 9/16'lık gibi Ancak şunu da belirtmekte yarar vardır 9 zamanlı ölçülerin dışındaki ezgiler de çalınabilmektedir. Yani kısaca sipsinin karakterine ters düşmeyecek yöre ezgileri sipsi ile çalınmaktadır.

Teke yöresinde, daha doğrusu sipsinin kullanıldığı bölgelerde karakteristik olarak sipsiye benzeyen (ses olarak) cura bağlamayı gösterebiliriz. Bunun yanında orta boy tambura bağlama, divan bağlama, darbuka, def, sipsiye eşlik eden çalgılardır. Genellikle kabak kemane ile aynı yerde yalnız olarak kullanılmaz. Çünkü ses olarak kabak kemane ile aynıdır.

Mahalli sipsi sanatçıları arasında İsmail Evcil, Mehmet Ali Kayabaş, Ömer Tosun, Hüseyin Demir, Erol Kanyıldıran, TRT Ankara Radyosu’ndan Ferhat Erdem, İzmir Radyosundan Şahin Akay sayılabilir.

b) Kabak Kemane:

Kabak kemane geçmişten günümüze kadar otantik görünüşünü korumuş bir halk çalgısıdır. Anavatanı Orta Asya olup, oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Yörelere göre işlev ve yapı bakımından bir takım farklılıklar göstermektedir.

En eski Türk kemençesine "ıklığ" adı verilir. "Ik" ok, "lığ" yay anlamına gelmektedir.Orta Asya ' da bugünkü bağlamanın atası sayılan yaylı kopuz görülmektedir. Türkler kemane ve kemence kültürlerini üç kıta üzerine yaymışlardır. Yeniseyde "Iyık" Altaylarda "Yançak komus", Kırgızlarda "Kıl Kıyak", Türkmenlerde "Gıcak" gibi isimlerle anılmıştır. Azerbaycan'da ise kemanenin benzerine "Kamança" adı verilmektedir. Kamançanm gövde, sarp ve burguları ceviz ağacından yapılmış olup, üzerine geçirilen zar Hazar Denizinde yaşayan “Gelebıcın” adlı balığın derisinden elde edilir. Günümüz Anadolu kemanesi Teke yöresinde yaygın olup, bu sazın kullanımı çok eskilere dayanmaktadır. Yörede bu saza eskiden "İkli" denilirdi. Genelde üç telli olarak kullanılırdı. Bu sazın telleri daha önceden bağırsaktan yapılırdı. Bundan dolayı bu saza "kirişlide" denirdi.

Bu yörede sayısı ve kullanımı azalmış bu ailede "tırnak kemane" de kullanılmaktadır. Tırnak kemane tek telden çalınmaktadır. Üst tele geçilmemektedir. Böyle olunca tırnak kemanede ses aralığı fazla olmayan ve daha çok teke havaları çalınmaktadır.

Kabak kemane, tırnak kemaneye göre yapı bakımından daha çok geliştiği için orkestralarda rahatlıkla kullanılmaktadır. Teke yöresinin çok yaygın ve içli bir sazı olup, yöre havalarına ve özellikle gurbet havalarına çok iyi kaynamış durumdadır. Kabak kemane yapılırken Su kabağı yukarı doğru incelen boğum altından kesilir ve üzerine yürek zarı veya deri geçirilir. Daha sonra kabağa ağaçtan sap (kol) monte edilir. Kemanenin aslı üç telli olup, daha geniş ses elde etmek için daha sonraları dördüncü bir tel ilave edilmiştir. Kabağın çapının büyük veya küçük olması elde edilecek sesin tiz veya pes olması sonucunu doğurur. İki eşik arası (üst ve alt eşik) normal şartlarda 32-33 cm. uzunluğunda olmalıdır. Ancak derinin az veya çok gergin olması bu uzaklığın değişmesinde etkendir. Şu anda kemanede normal bağlama telleri (çelik ve sırma) kullanılmaktadır. Ancak kemanenin doğal yapısı ile orantılı olarak keman telleri de kullanılabilir. Sazımız at kılıfından yapılmış yay ile çalınır. İyi, kaliteli ve gür ses elde etmek için kıllar üzerine reçine sürülür.

Yörede kabak kemane yapım ustaları Burdur'dan Ahmet Çetin, İzzet Çiloğlu, Tahsin Yarar, Abdil Acar, Kemal Erfelek yöredeki icracıları ise yine Burdurlu Faik İnce, Ahmet Turgut, TRT'den Salih Urhan ve İhsan Mendeş sayılabilir.

c) Kaval:


Türk halk sazlarımızdan olan kaval nefesli çalgılar gurubuna girer. Genellikle erik ağacı ve benzeri sert, lifsiz ağaçlardan yapılmaktadır. Kavalın ön yüzeyinde yedi, arkada bir olmak üzere toplam sekiz perdesi (deliği) vardır. Kavaldaki sesler kromatik diziye sahiptir. Yani her perde aralığı yarım sestir. Bu da çeşitli ton ve makamsal ezgilerin kolaylıkla icra edilmesi demektir. Kaval, iki buçuk oktav ses genişliğine sahiptir. Dolayısıyla çeşitli seslerden icralar, göçürmeler (transpoze) mümkündür. Transpozenin veya bulunduğu sesten başka bir sese göçürmenin en büyük dezavantajı komaya sahip ezgilerin icrasındaki güçlüktür. Bu tür ezgilerde enstrüman değişikliği yapmak yani kaval değiştirmek icracının işini kolaylaştırır.

Tarihsel gelişimi Etiler'e kadar dayanır. Yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında Eti dönemine ait kemikten (Kartal veya uzun kanatlı kuşların kanat kemiğinden ) yapılmış, perde (delik) sayısı üç-dördü geçmeyen kavallara rastlanmış olup bugün Anadolu'nun bazı yörelerinde kullanılan ve "Çığırtma" ismiyle anılan kemik kavallara çok benzemektedir. Ancak çığırtmanın perde (delik) sayısı atalarınınkinden daha çoktur. Çığırtma, Elazığ ve Burdur'da halen kullanılmaktadır. Dilsizdir ve perde sayısı beş önde, bir arkada olmak üzere altıdır.

Anadolu’muzda kaval adı altında çeşitli çalgılar bulunmakta ve icra edilmektedir. Genel olarak kavallar dilli ve dilsiz olmak üzere ikiye ayrılır.

Dilli kavalların boyu dilsiz kavallara oranla kısa olup iki oktav ses genişliğine sahiptir. Delik aralığındaki sesler tamdır. Bu nedenle dizey ve bemollü parçaların icrası oldukça zordur. Tiz bir sese sahip olup taşıma ve çalma kolaylığından dolayı tercih edilir, özellikle kavala ilgi duyanlar için ilk önce dilli kavallar önerilir

Orta öğretim kurumlarında blok flütün yanında halk müziği ezgileri için M.E.B. Talim ve Terbiye Kurulu tarafından söz konusu okullarda kullanılmak üzere bazı özel müzik aletleri yapan mağazalara dilli kaval siparişleri verilmiştir. Buda gösteriyor ki geleneksel halk çalgılarımızdan olan kavalı orta öğretim seviyesinde öğrencilere tanıtmak ve bu konuda bilgilenmelerini sağlamak amacıyla yararlı çalışmalar yapılmaktadır.

Dilli kavallardan boy ve perde sayısı olarak dilsiz kavallara benzeyen çeşidine "Horlatmalı Bolu Kavalı" denilmekte olup, Bolu dışında Tokat ve civarında da yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu kavalın icrası diğer bütün kavallardan farklılık gösterir. Güçlü bir sese sahiptir ve pes tonların hâkimi olduğu hortlatma sesi kullanılır.

Halk müziği icralarında genellikle dilsiz kavallar kullanılmaktadır. İcrası oldukça zor olup, ezgiye kattığı kendine has ses tonundan dolayı tercih edilir.

Dilsiz kavallarla icra edilen bazı ezgiler mevcuttur. Bu ezgiler ancak bu kavallarla icra edilebilir, örneğin "Kara Koyun" havası. Usta bir icracı için Kara Koyun havası, senfonik bir ses gibidir. Bu ezgiye ait hikâyeler halk arasında "Suya İndirme Havası" olarak bilinmektedir. Bu ezgilerin icrasında kullanılan kaval, birinci pozisyon olarak adlandırılır. Birinci pozisyon kavallarla genellikle uzun hava açışları çalınır.

Kavalın ses perdelerine halk arasında bazı isimler takılmıştır. Bunlar; kara koyun perdesi, dertli hava perdesi, teke zortlatması perdesi gibi. Türk halk müziği icrasında bugün kullanılan kavalın halk arasındaki ismi Çoban Kavalı' dır. Önceleri daha ziyade çoban havaları (ezgileri) icra edilirdi. Ancak günümüzde gerek halk müziği ezgileri, gerekse bazı diğer müzik türlerinin ezgilerinin icrasında kullanılmaktadır. Bu da gösteriyor ki kaval evrensel bir çalgı olma yolundadır. Kaval yapımıyla ilgili teknikleri ilerledikçe ve yapım ustaları arttıkça bu çalgımıza olan ilgide artmaktadır.

Bugün Türk Müziği Bölümü olan konservatuarlar da kaval öğrencileri yetişmekte ve bu çalgımızı icra eden bilgili, eğitimli, sanatçılar çıkmaktadır.

d) Bağlama-Cura-Parmak Curası-Üç telli:

Tüm Anadolu'da olduğu gibi Antalya'da da bağlama vardır. Orta tel mi telinde karar veren ve üst tel mi'ye çekilen bağlama düzenine yörede 'Avşar Düzeni' denir ve Avşar Beyleri gurbet havası ile Avşar Zeybeğinin düzenidir.

Orta telli do'ya çekip, tel do'da karar veren ve üst tel sol olan müstezat düzen ile Tefenni Zeybeği, Basbas Zeybeği gibi repertuar çalınır, ama alt telden itibaren la-re-sol sesleriyle akortlanan bozuk düzen çok yaygındır. Teke bölgesinin en karakter sazı sipsinin yanında mutlaka üç telli ya da parmak curası görülür.

Akort yönünden "Avşar Düzeni" daha çok kullanılmaktadır. Bu sazdan çıkan ezgiler, halk müziğinde bulunan ya da bulunması gereken çok sesliliğe güzel bir örnek olup, halk sanatçılarının parmak curasındaki irticalen kullandıkları armonik sesler konservatuarlarda Türk Müziği çok seslendirilmesinde temel alınmaktadır.

Parmak cura diğer yöre sazlarına da iyi uyum gösterir. Adı üstünde bu saz, tezene kullanmadan, parmak darbeleriyle çalınmaktadır.

Tıskalamalı, vurmalı, döğmeli, taramalı şeklinde çalma şekilleri bulunmaktadır. Parmak cura ile üç telli aynı işlevi görür. Arasındaki fark yapı bakımından üç telli, parmak curadan biraz büyüktür. Burdur Çavdır-Kozağaç köyünde yaygın olan cura türü dört telli curalardır. İşlevsel bakımdan ve günün şartlarına göre parmak curada birtakım değişiklik yapılmıştır. Tel sayısı yer yer çoğaltılmış, akort durumuna göre sapı kısaltılmıştır, özellikle boğaz havalarında bu sazımız vazgeçilmezdir.

Otantik tavırlar, zeybekler, teke havaları ve gurbet havalarında ve özellikle de, cura-sipsi ikilisinde parmak cura (üç telli) başarı ile kullanılmaktadır.

Burdur'dan Faik İnce, Fethiye'den Ramazan Güngör (Topal Ramazan), Burdur Kozağaçlı Habip Özyurt, Çörtenli Hüseyin Karakaya, Dirmilli Kadir Turan bu konuda kaynak sanatçılardır.

e)Zurna:

Diğer yörelerde olduğu gibidir. Ancak Trakya'da kullanılan kaba zurna ve Karadeniz'de kullanılan cura zurna Antalya'da görülmemektedir.

Açık hava sazı olup özellikle zeybek oyunlarına ayrı bir renk katmaktadır. Yörede çift zurna kullanılırken bir tanesi ana melodiyi çalmakta, diğeri ise dem tutmaktadır.

f)Davul-Darbuka-Def-Zilli Maşa Kaşık:

Anadolu'nun diğer yörelerinde olduğu gibi bunlar ritm sazlarıdır. Davul açık havada zurnaya eşlik etmekte, çift zurna olduğu zaman da, çift davul kullanılmaktadır. Diğer ritim sazlar ise kapalı mekânlarda diğer sazlara eşlik etmektedirler.

Müze ve Antik Kentler:

Antalya Müzesi:

Antalya İli, Türkiye’nin en zengin doğal ve tarihi hazinelerine sahiptir. Bu geniş il, Akdeniz’de uzun bir kıyı şeridine ve bereketli topraklara sahip olduğu gibi Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar kesintisiz tarih veren en ilginç arkeolojik yerleşimlerden Likya, Pamfilya, Kilikya ve Pisidiya’yı da içerir. Kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Antalya Müzesi’nde ise bölgenin tüm tarihini aydınlatan en seçkin eserler sergilenmektedir.

Antalya Müzesi öğretmen Süleyman Fikri Erten tarafından 1922 yılında kurulmuştur. Bir süre Kaleiçi’ndeki Alaaddin Camii’nde, 1937 yılından sonra Yivli Minare Külliyesi’nde faaliyet gösteren Müze, 1972 yılında bugünkü binasına taşınmıştır.

Antalya Müzesi 1988 yılında “Avrupa Konseyi Özel Ödülü”nü almıştır.

Antalya Müzesi 13 adet sergi salonu ile bahçe sergilemesinden oluşmaktadır. Müze Koleksiyonundaki Arkeolojik eserlerin çoğu yerli-yabancı bilim adamlarının bölgede yaptıkları periyodik kazılardan elde edilmiş, Etnografik eserler ise müze uzmanlarınca bölgeden toplanmıştır.

Sergileme, yalnız Anadolu değil Yakın Doğu Paleolitiği için de büyük önem taşıyan Karain Mağarası buluntularıyla başlayıp, Bademağacı, Karataş Semayük, Bayındır Tümülüsleri, Hacımusalar, Limyra, Patara, Xanthos, Arykanda, St.Nicholas Kilisesi, Perge ve Müze kurtarma kazılarından elde edilen buluntularla devam eden ve bölgenin yakın geçmiş kültürünü yansıtan en güzel örneklerle günümüze dek süregelen kronolojik bir düzende gerçekleştirilmiştir.

Müzenin en ilginç köşelerinden bazıları; Prehistorya salonundaki küp mezar, Kazılar salonunun orta vitrinini süsleyen Elmalı-Bayındır Tümülüslerinden elde edilen İ.Ö.7.yy buluntuları, İmparatorlar salonundaki siyah beyaz mermerden yapılmış dansöz heykeli, yeni binanın alt katında Patara oygu mezarlarına ait bir örnek ile yine aynı binanın üst katında sergilenen Sikke ve Korydella defineleridir. Ayrıca Aspendos çinileri, Selçuklu Kuran-ı Kerim’i, eski hattatlarımızın elinden çıkmış hilye, naat, icâzet ve katığ gibi yazı levhaları, tekke malzemeleri tartı aletleri, bölgenin köylerinde dokunan Döşemealtı halılarından örnekler ile 15.yy’la ait bir Uşak halısı Etnografya bölümünün en ilginç eserlerindendir Yine bu salonların bir bölümünde Yörük yaşamından kesitler verilmekte, bir bölümünde ise mütevazı bir Antalya evinin oturma ve yatak odası ile banyosunun rekonstrüksiyonları yer almaktadır.

Teşhir alanları, Müzenin kurucusu Süleyman Fikri Erten’in daktilosu, hesap makinesi ve müzenin ilk mühürünün yer aldığı bir anı vitrini ile sona erer.

Antalya Müzesi Salonları:

Doğa Tarihi ve Prehistorya Salonu

Bu salonda I.Jeolojik zamandan IV. jeolojik zamanın sonuna kadar çeşitli canlılara ait fosillerin yanı sıra Alt Paleolitik, Neolitik Kalkolitik ve İlk Tunç dönemlerine ait Karain, Hacılar, Bademağacı, Karataş-Semayük kazılarından elde edilen eserler sergilenmektedir.

Seramik Salonu

Geometrik Çağ’dan (İÖ 10.yy) Bizans Çağı’na (İS 13.yy) kadar seramiğin kronolojik sırayla aşama aşama gelişimi sergilenir. Hepsi bölgedeki değişik kazılardan gelmiştir.

Bölge Kazıları Salonu

Müzenin sorumluluk alanındaki 26 farklı kazıdan gelen yeni buluntular sergilenmektedir. Bu kazıların bazıları üniversiteler ve farklı birimler tarafından Müzenin denetiminde yapılmıştır.

İmparatorlar Salonu

İS ikinci ve üçüncü yüzyılın en ünlü Roma imparatorlarının, Traian, Hadrian, ve Septimius Severus’a ait heykeller bulunmaktadır. Hepsi Perge kazılarının farklı sezonlarında bulunmuştur. Bu görkemli heykellerinin PERGE atölyelerinin özel üretimi olduğu bilinmektedir.

Tanrılar Salonu

Bu salonda sergilenen heykellerin hepsi Perge kazılarından bulunmuş olup Helenistik döneme ait orijinallerinin İ.S. 2.ve 3. yüzyıllarda yapılan kopyalarıdır.

Mozaik Salonu

Mozaiklerin en etkileyicilerinden biri Pamfilya Seleukeiası’nın agorasında bulunmuş olan “Filozoflar Mozaiği” dir. Bordürlerde antik dönem ünlü matematikçileri, hatipleri ve filozofları resmedilmiştir.

Mermer Portreler Salonu

Bu salonda sergilenen kadın ve erkek başları İS 2. yüzyıl Roma Dönemi’ne ait olup bazıları idealize edilmiş, bazıları da kişisel karakterleri ön plana çıkarılmış olarak betimlenmişlerdir

Perge Tiyatrosu Salonu


Bu salondaki bütün eserler Perge Tiyatrosu sahne binasının önünde ortaya çıkarılmıştır. Buluntular, bir deprem sonucunda çöken sahne binasının altında tamamen kırılmış olarak bulunmuştur. İki yıl süren restorasyon çalışmalarından sonra Müzede sergilenmektedirler..

Lahitler Salonu

Bu salonun giriş bölümünde, çoğu Perge nekropolünden getirilmiş farklı tiplerdeki lahitleri görmek mümkündür. Bunlar Perge atölyelerinde, Prokennessos ve Dokimeion mermerlerinden, yerel olarak üretilmiştir. Hepsi İS 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenirler. İkinci bölümde Patara toprak altı oyuğu mezarlarına ait bir örnek sergilenmektedir. Yine bu bölümde Patara ve Limyra’da bulunmuş lahit ve mezar anıtlarına ait parçalar ile çeşitli ören yerlerine ait steller, yazıtlar vb. eserler görülebilir.

Sualtı-Küçük Buluntu-İkona-Sikke Salonu

Bu salonda sikke basım tekniği ile başlayan sikke sergilemesi bölgesel şehir sikkeleri ile Arkaik, Klasik, Helenistik, Roma, Bizans, Avrupa, Beylik, Osmanlı dönemi olmak üzere kronolojik bir düzende sergilenmektedir. Salondaki diğer vitrinlerde sualtı eserleri, heykelcikler, takılar, defineler ve bullalar yer almaktadır. Yine 19.yy la ait ikonalar ile Aziz Nicholas’a ait birkaç kemiğin sergilendiği vitrin salonun ilginç köşelerini oluşturmaktadır.

Etnoğrafya Salonu

Müzenin iç salonlarında ve bağlantı koridorlarında Anadolu Türk Sanatı ve Selçuklu Dönemi’nden günümüze kadar süregelmiş, hala devam eden Türk Kültürü örnekleri sergilenmektedir.

Antalya Atatürk Evi Ve Müzesi:

1930 yılı Mart ayının başlarında Atatürk İzmir'deydi. Havalar soğuk gidiyordu. Antalya'nın ılık ikliminde bir hafta dinlenmeyi düşündü. 4 Mart 1930 günü, İzmir’den Aydın treni ile hareket eden Atatürk, 5 Mart 1930’da Aydın’a geldi. Aynı gün akşam Denizli’ye hareket eden Mustafa Kemal Isparta, Burdur ve ardından 6 Mart 1930 günü öğleden sonra,16.00’da Antalya’ya geldi.

Atatürk’ün geleceği haberi kentte büyük sevinç yaratmıştı. Sokaklar aydınlatılmış temizlenmiş birçok yere zafer takları kurulmuştu. Kepez'den şehre kadar halk, yolun iki yanını doldurmuştu. Mustafa Kemal Atatürk’ü taşıyan otomobil durduğunda “Hoş geldin. Sefalar getirdin. Yaşa, Varol Gazi” sesleri kapladı. Ata’larına çok şey borçlu olan halk onu yakından görmenin sevincini heyecanını yaşıyordu. Yeni Kapı’da Valiliğe ait iki katlı köşk Ata’nın ikametine ayrılmış ve halk köşkü elbirliği ile baştanbaşa sade ama temiz eşyalarla donatılmıştı. Karşılama töreni bittiğinde köşke geçildi. Köşkün önünde biriken halkın bitmeyen sevgi gösterileri nedeniyle, Atatürk balkona çıkarak halkı bir kez daha selamladı.

Akşam onuruna verilen akşam yemeği sırasında Türk Ocağının düzenlediği gösterileri izledi. 07 Mart 1930 Cuma günü tüm ilçe ve köylerden Gazi’yi görmek, saygılarını sunmak için gelen heyetler köşkün etrafını doldurmuştu. Köşkü balkonundan Antalyalılara kısa bir konuşma yaptı. Akşamüzeri şehirde otomobil ile bir gezinti yapıldı ve Tophane yolu ile buz fabrikası ve Türk Ocağı’na gitti. Ocak kütüphanesi, sinema ve diğer salonları gezerek, ocak reisinden durumları ile ilgili bilgiler aldı.
 
08 Mart Cumartesi günü Arap suyunda pirinç ziraatı yapılan Mursi çiftliğine gidildi. O tarihte henüz Konyaaltında yol olmadığı için buraya Rüstemiye Gemisi ile gidilmişti. Ata’mızın yanında, Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa, Vali Faiz Bey ve mebuslar bulunuyordu. Burada öğle yemeği yenildi. Ardından Gazi ve yanındakiler vapur ile Antalya sahillerini gezdi ve özellikle büyük şelaleyi gördüler.
 
Daha sonra karadan bugünkü Lara yolu üzerinde Rumkuş mevkiine gidildi. Atatürk oradan denizi, karşı sahilleri, karla örtülü Beydağları’nı uzun uzun seyretti ve “Hiç şüphesiz ki Antalya dünyanın en güzel yeridir” demekten kendini alamadı. Bulunduğu yerin adını yanındakilere sorduğunda “Rumkuş” olduğunu öğrenince Türk topraklarında Türkçe adın olması gerektiğini söyleyerek adının “Erenkuş” olarak değiştirilmesini istedi.

09 Mart Pazar günü öğleye doğru tarihe ve eski eserlere son derece önem veren Atatürk Serik, Büyükbelkıs Köyün’deki Aspendos Antik Tiyatrosunu görmeye gitti. Serik ve Belkıs’ta toplanan halkın sevgi gösterileri arasında Aspendos’a ulaşıldı. Tiyatronun önüne Yörük çadırı kurulmuş, her taraf bayraklarla donatılmıştı. Tiyatro, Antalya Müzesi Müdürü Süleyman Fikri Bey’in rehberliğinde gezildi. Atatürk tiyatronun dünyadaki benzerleriyle karşılaştırmasını yaparken Sanat Tarihi ve Arkeoloji alanında sahip olduğu engin bilgilerini ortaya koyuyordu. Aspendos Tiyatrosunun derhal onarılarak ziyarete açılması için direktifler verdi. Dönüşte yol üzerinde bulunan Osman Ağa’nın narenciye bahçesini gezdi, çalışmaları yakından izledi ve bu çalışmalar Atatürk tarafından takdirle karşılandı. Akşam Yeni Kapı’da halk Ata’mızın onuruna oyunlar oynadı, türküler söyledi.

10 Mart Pazartesi gününü Atatürk, köşkte, Antalya Müzesin’den getirilen birkaç el yazması tarih kitabını ve Kuran-ı Kerimi incelemekle geçirdi. 11 Mart Salı günü Atatürk deniz yoluyla devam edeceği yurt gezisine, program değişikliği nedeniyle son vererek, Burdur üzerinden kara yoluyla dönüş hazırlığına başlanıldı ve 12 Mart’da Gazi yanındaki heyetle birlikte Ankara’ya uğurlandı. Yapılan uğurlama töreninde Atatürk, Antalya’ya tekrar geleceğine söz verdi.

Atatürk’ün Antalya’yı ikinci ziyareti 26 Ocak 1931 tarihinde başladığı yurt gezisinin bir parçası dâhilinde geçekleşmiştir. Seyahati, 1929 dünya buhranı ve Serbest Cumhuriyet Fıkrasının kapatılması sonuçlarını uzman bir heyet ile yerinde tetkik etmek ve yapılması gereken işleri tespit edilmek üzere yapılmıştı. Bu amaçla 8 Şubat 1931 de Ege Vapuru ile İzmir’den Antalya’ya yola çıktı. Ege Vapuru 10 Şubat 1931’de sabah Antalya’ya geldi. Öğleden sonra deniz motoru ile iskeleye çıkan Atatürk buradan alay karargâhına giderek askeri birlikleri teftiş etti. Alaydan hükümet konağına geçerek Vali beyden mahalli işler hakkında bilgi aldı. Daha sonra, Belediye ve Cumhuriyet Halk Fıkrasını ziyaret ederek, memleket işleri üzerinde uzun uzun görüşüldü. Cumhuriyet Halk Fırkasında ise memleketin iktisadi durumu üzerine konuşuldu. Vali beyden mahalli işler hakkında bilgi aldı. Atatürk bu sohbet sırasında esaslı bir zirai kredi ve satış kooperatifinin teşkilinin önemini ve örgütlenmesi gerektiğini belirtti. . Aynı gün akşamüzeri vapura dönerek, Silifke’ye doğru gitmek için Ege Vapuru ile hareket etti.

Ata’mızın Antalya’ya üçüncü gelişleri 18 Şubat 1935 tarihindedir.. İstanbul’dan Ege Vapuru ile hareket eden Mustafa Kemal Atatürk, 16 Şubat 1935 tarihinde Çeşme önlerinde Zafer torpidosuna geçti. Aynı torpido ile Alanya’ya doğru hareket etti. Zafer torpidosunu Adatepe torpidosu takip ediyordu. 18 Şubat 1935’de sabah Zafer torpidosu ile Alanya’ya girdi. Burada üç saat kadar kaldıktan sonra öğleye doğru Antalya’ya geldi. Gazi’yi iskelede Kazım Özalp, Vali Saip Örge, Belediye başkanı, Antalya milletvekilleri okullar ve binlerce Antalyalı karşıladı. Kendi için hazırlanan faytona binerek, önce tophaneye, daha sonra kendisine ayrılan köşke gitti. Akşamüzeri çok beğendiği ve adını kendisinin koyduğu Erenkuş’a giderek Antalya’nın doğal güzelliklerini bir kez daha seyretti. O gece onuruna fener alayı düzenlendi. Büyük kurtarıcı ile beraber olan halk heyecanlı ve sevinçliydi. Eresi gün Afet Hanım ve beraberindeki heyetle halkın sevgi ve sıcak gösterileriyle Ege vapuru ile Antalya’dan ayrıldı. 1938 yılında tekrar Antalya’yı gelmek istedi ise de sağlık durumu iyi olmadığı için bu geziyi gerçekleştiremedi.

Atatürk’ün Antalya’yı ziyaretleri Antalyalılar için çok büyük önem taşıması nedeniyle her yıl 06 Mart’ da onun anısına törenler yapılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Valiliğe ait olan ve Antalya’yı ziyaretlerinde Atatürk’e tahsis edilmiş olan köşk, Atatürk Müzesi yapılmak ve onun anılarını yaşatmak üzere 1984 yılında Kültür Bakanlığına tahsis edilmiştir. Şehrin yeni imar planı uygulaması sırasında caddede kaldığı için yıkılmış ve yıkılan binanın aynısı Kepez Elektrik şirketi tarafından biraz geri çekilerek yeniden yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, iki katlı, iki cepheli, üzeri kiremit örtülü kırma çatılı taş- tuğla duvarlı olan bina 1986 yılından beri Atatürk Evi ve Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Müzede alt katta; Atatürk’ün Antalya’ya gelişleri ile ilgili gazete kupürleri ve resimlerin yer aldığı resim sergisi, Atatürk ve Antalya konulu belgeselin izlenebileceği Barkovizyon odası, büro ile girişteki holde yemek odası, Üst katta ise; yatak odası, iki adet çalışma odası, Atatürk’ün şahsi eşyalarının sergilendiği Müze Odası adı verilen bölüm ile Cumhuriyetin Kuruluşundan günümüze kadar basılan madeni ve kâğıt paralar ile pular ve hatıra paraların sergilendiği ayrı bir bölüm daha yer almaktadır.^

Alanya Müzesi:

Arkeolojik ve etnoğrafik eserlerin korunması ve sergilenmesine yönelik olarak 1967 yılında iki seksiyon halinde müze ziyarete açılmıştır. Müzenin ilk açılışında bölgede henüz kalıntılarına rastlamadığımız ancak Anadolu Kronolojisini ziyaretçilere anlatmak açısından Eski Tunç, Urartu, Frig ve Lidya Dönemlerine ait eserler Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesinden getirilerek Arkeoloji seksiyonunda sergiye sunulmuştur. Alanya yakınlarındaki Laertes Antik Kentinden bulunup müzeye bağışlanan İ.Ö. 625 yılına tarihlenen Fenike dilindeki yazıt, bölgenin en erken eseri olma özelliğini taşır. Bu eser gri renkli yerel taştan olup, üç tarafında da yazı yer almaktadır. Yazıtta bir valinin hizmetkârına bağışladığı arsadan ve bununla ilgili gelişen problemlerden söz edilmektedir. Aynı alanda Roma İmparatoru S. Severus’un Syedra (Seki Köyü yakınlarında bir antik kent) halkına göndermiş olduğu teşekkür mektubunu içeren 46 satırlık M.S. 2 y.y la tarihlenen bir diğer yazıt ve Karamanlıca dilindeki iki yazıtlar da bu bölümün eserlerindendir.

Bunların yanı sıra Helenistik, Roma ve Bizans Dönemlerine ait pişmiş toprak, mermer, bronz, cam ve mozaik buluntular arkeoloji seksiyonunda sergilenmektedir. Ayrıca Müze koleksiyonunda yer alan ve İ.Ö. 7.-5. yy’lara tarihlenen Arkaik dönemden başlayan ve Cumhuriyet dönemine kadar uzanan zaman diliminde kullanılan sikkeler de sergilenmektedir.

Müzenin simgesi durumundaki çok iyi koruna gelmiş olan İ.S. 2. yy’a tarihlenen 52 cm yüksekliğindeki bronz Herakles Heykeli ise ayrı bir salonda sergilenmektedir. Herakles salonun da sergilenen bir diğer eser Hylas Mozaiğidir. Mozaik üzerinde Hylas’ın (Herakles’in arkadaşı) su perileri tarafında kaçırılması sahnesi betimlenmiştir. Salonun duvarlarında ise heykelin bulunuş öyküsü ve Herakles’in mitolojideki yeri resimli panolar ile anlatılmaktadır.

Müzenin diğer seksiyonun da ise etnoğrafik eserler sergilenmektedir. Yöremizde çokça kullanılan heybeler, çuvallar, çeşitli ev eşyaları ve Alanya’ya özgü gelin başı takıçları sergilenmektedir. Alanya’nın eski evlerinin içini canlandıran bir oda da aslına uygun olarak döşenmiş olup, bu bölümde yer almaktadır. Alanya’da düğün konusu ise maketler ile anlatılmaktadır.

Müzenin bahçesi açık teşhir olarak düzenlenmiş olup; bölgeye özgü ostoteklerle (kemik-kül muhafaza kutusu) Roma dönemi nekropolleri anlatılmak istenmiştir. Ostotekler, müze koleksiyonunun önemli bir bölümünü oluşturmakta olup, burada özgün örnekleri görmek mümkündür.

Ayrıca Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait İslami mezar taşları, Roma dönemi sütun başlıkları ve İslami dönem yazıtlar da sergilenmektedir. Bahçemizin diğer bir köşesinde ise Roma döneminde zeytinyağı üretimini anlatan ve tarımda kullanılan aletlerin yer aldığı “tarım köşesi” bulunmaktadır.

Her ayın ilk pazartesi günü Halk Günü uygulaması nedeniyle ücretsizdir.
Halk günleri dışındaki pazartesi günleri hariç her gün açıktır.

Side Müzesi:

Manavgat İlçesi'ne bağlı Side Beldesi'ndedir. Manavgat'a 8 km. uzaklıktadır. Roma Devrine ait agoranın karşısında bulunan, M.S 5-6.yüzyıldan kalma antik agoranın hamamı 1960/61 yıllarında restore edilerek müze haline getirilmiştir.

Müzede sergilenen eserlerin büyük bir bölümü, Prof. Dr. Arif Müfid Mansel tarafından,1947–1967 yılları arasında Side antik kentinde yapılan kazılarda, çıkarılan buluntulardır. Hellenistik, Roma ve Bizans Devrinden; yazıtlar, silah kabartmaları, Roma Devrinden yapılmış Grek orijinallerinin kopyası olan heykeller, torsolar, lahitler, portreler, ostotekler, amphoralar, sunaklar, mezar stelleri, sütun başlıkları ve sütun kaideleri sergilenmektedir.

Hamam Binasında (Müze) Sergilenen Eserler:

I No.lu Salon (Frigidarium) : Geç Hitit Devrine ait bazalt krater, Hellenistik Devre ait silah kabartmaları, Roma Devrine ait güneş saati, sunaklar sergilenmektedir.
II No.lu Salon (Sudatorium) : Roma Devrine ait torsolar sergilenmektedir.
III No.lu Salon (Caldarium): Helenistik Devre ait yazıtlar, Roma Devrine ait amphoralar, Herakles, üç güzeller, Nike heykelleri ile kabartmalar yer almaktadır.
IV No.lu Salon (Tepidarium) : Roma Devrine ait lahitler, Hermes, Hygieia, Athena, Nike, Apollon heykelleri, torsolar ve portreler sergilenmektedir.

Sergilenen Eserler:

Hellenistik ve Roma devrine ait ostothekler, lahitler, sütunlar, sütun kaideleri, sütun başlıkları, kabartmalar, yazıtlar, steller ve muhtelif mimarı parçalar sergilenmektedir.

Kaleiçi:

Attalos Yurdu anlamına gelen Antalya, II. Attalos tarafından kurulmuştur. Bergama Krallığı’nın sona ermesiyle (M.Ö. 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir. M.Ö. 77’de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. M.Ö. 67’de Pompeius’un donanmasına üs olmuştur. M.S. 130’da Hadrianus’un Attaleia’yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan ismi görülen Attaleia, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Modern şehir antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya’da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Surların park dışındaki kısmında restorasyonu yapılan Hadrian Kapısı Antalya’nın en güzel antik eserlerinden biridir.

Attaleia’da, bütün antik şehirlerde tapınak, agora, tiyatro gibi yapılar olduğu biliniyorsa da bugün bunların yerini saptamak imkânsızdır.

Kaleiçi; büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş at nalı şeklinde içten ve dıştan surlarla çevrilidir. Surlar, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirleri ortak eseridir. Surların 80 burcu vardır. Surların içinde kiremit çatılı 3000 kadar ev bulunmaktadır. Evlerin karakteristik yapıları Antalya'nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır.

1972 yılında Antalya iç limanı ve Kaleiçi semti, özgün dokusu nedeniyle "Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu" tarafından "SİT bölgesi" olarak koruma altına alınmıştır. Turizm Bakanlığı'na "Antalya- Kaleiçi Kompleksi" restorasyon çalışmasından dolayı, 28 Nisan 1984’de FİJET (Uluslararası Turizm Yazarları Birliği) tarafından Altın Elma Turizm Oskarı ödülü verilmiştir. Günümüzde Kaleiçi otelleri, pansiyonları, restoranları ve barları ile eğlence merkezi haline gelmiştir.

Türkiye’nin güney-batısında Akdeniz kıyısında yer alan Antalya tarih boyunca Anadolu’nun denize açılan kapılarından biri olmuştur. Antalya Kaleiçinde Attaleia Antik Kenti kuruluşundan önce Yat limanında Korykos adı ile bir korsan limanı bulunduğu antik kaynaklardan bilinmektedir. “Kaya Kovuğu” anlamına da gelen Korykos, falezlerin hem doğal yapısı hem de sığınma limanı oluşu bakımından önem taşımaktadır. Liman ve gerisinde gelişen Antik Attaleia kenti M.Ö. 2 yy.’dan itibaren kesintisiz iskan görmüş ve günümüze kadar yaşayabilmiştir.

Antalya Antik Şehri, at nalı şeklindeki iki kalın duvar tarafından korunmaktadır. Bu sur şeklindeki duvarlardan biri deniz kıyısı koyundadır ve diğeri de kara tarafında bulunmaktadır. Bu duvarlara ek olarak çeşitli yerleşim birimlerini birbirinden ayıran duvarlar da vardır ve dış duvarlarda yaklaşık elli adımda bir kule bulunmaktadır. Bu duvarların yapılış tarihi antik dönemlere kadar gitmektedir. Romalılar bu Helenistik duvarların temelini atmışlar ve Selçuklularda genişletmiş ve onarmıştır.

Duvarlar yapılırken üzerlerinde antik yazıtlar bulunan birçok taş blok kullanılmış ve bunlar 19. yy’a kadar çok iyi korunabilmiştir. Bugün şehir içinde duvarların ancak Hıdırlık Kulesi, Hadriyan Kapısı ve Saat kulesi gibi kalıntılarına rastlanabilmektedir. Deniz tarafından kaplanan antik şehir ve duvarlar günümüzde Kaleiçi diye adlandırılmaktadır. Caddeler ve binalar hala Antalya’nın tarihini yansıtan birçok işaretle doludur. Evlerin karakteristik yapıları Antalya’nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri, yaşam alışkanlıklarını en iyi şekilde yansıtır.

Sur içindeki dar sokaklar limandan yukarıya duvar boyunca uzanırlar. Yivli Minare, Keyhüsrev Medresesi, Karatay Medresesi, İskele Camii, Tekeli Mahmut Paşa Camii sur içindeki önemli tarihi eserlerden sadece bazılarıdır. Yat limanı eski şehrin gün ve gece boyunca sergilediği nefes kesici manzara uluslararası ressam şair ve yazarlara ilham kaynağı olmuştur.

Antalya Kaleiçi, batıda deniz, kuzey ve doğuda ana caddeler ve bu caddelere paralel uzanan ve günümüzde de bir kısmı ayakta olan surlarla sınırlandırılmıştır. Bu belirgin sınır eşikleriyle Kaleiçi, kent merkezindeki katlı yapılaşmadan korunabilmiş, geleneksel doku, günümüze kadar korunarak özgün yaşayabilmiştir.

Kaleiçinin yerleşme dokusu, Cami Sokak ve Hıdırlık sokak boyunca uzanan orta sur duvarı ayrımı ile iki farklı şekilde oluşmuştur. Cumhuriyet Caddesi ile bu sakaklar arasındaki alan, topografyaya ve sur duvarlarına uygun olarak organik gelişmiştir. Sokaklar arasında kalan adalar düzenli biçimde değildir. Adaların büyüklüğü ve uzunluğu değişkendir. Orta Sur Duvarı ile Karaalioğlu parkına kadar uzanan ve dış surların Hıdırlık Kulesi ile sonlandığı alan ise ızgara dokuludur. Yapı adaları genellikle düzgün dikdörtgen formludur. Her iki dokuda da evler bir cepheleri ile sokağa otururken bir cepheleriyle de bahçeye açılır. Sokağa uygun olarak yapılan zemin kat planları düzenli değildir. Birinci katta çıkmalar yapılarak planları düzenlenir. Çıkmalar hem yapının plan şemasını zenginleştirir, hem de değişik çıkma biçimleri, sokaklar ve küçük meydanları biçimlendirir.

Kaleiçinde iki veya üç katlı olan evlerin bazılarında ara kat mevcuttur. Alt katlar üst katı da taşıyan taşlık ve avlunun yerleştiği servis mekânlarıdır. Günlük yaşamın geçtiği bu katta kuyu, ocak, ahır ve depo gibi kullanılan bölümler yer alır. Bu mekânları çeviren yüksek duvarlar, evin mahremiyetini de sağlar. Taşlığı birinci kata bağlayan iç merdivenler ara kata geçiş olanağı da verir. Ara katlar depo olarak kullanıldığı gibi kışlık oda olarak da kullanılabilirler. Üst katta odalar birbirine sofa ile bağlanarak sofaya açılmaktadır. Sofaya açılan odaların her biri günlük yaşamın devam edebileceği şekilde biçimlenmiştir.

Hadrian (Hadrianus) Kapısı: Antalya'daki tarihi yapılardan en iyi korunmuşlarından birisidir. Bir Roma eseri olan yapı, İ.S.130 yılında Roma İmparatoru Hadrian adına yapılmıştır. Zamanla şehir surları kapının dış kısmını kapatmış ve kapı uzun yıllar kullanılmamıştır. Eserin günümüze değin yıkılmadan gelebilmesinin bir nedeni belki de budur. Sur kalıntılarının yıkılması ile kapı ortaya çıkarılmıştır. Pamfilya'nın en güzel kapısı olarak kabul edilmektedir. Üst kısımları kubbe şeklinde üç açıklık vardır. Sütunları hariç tamamen beyaz mermerden yapılmıştır. Oyma ve kabartma süslemeleri çok güzeldir. Kapının orijinali iki katlıdır.

Kapının iki tarafında, kapı ile aynı zamanda yapılmadığı bilinen iki kule vardır. Bunlardan güneydeki Julia Sancta kulesi olarak bilinir ve bir Hadrian devri eseridir. Süslemesiz blok taşlardan yapılmıştır. Kuzeydekinin ise alt kısımları antik çağa ait olup üst kısmı Selçuklu'lar zamanından kalmadır.

Kapının önünde durup birkaç saniyelik bir değerlendirme yapınız. Bir yanda modern Antalya'nın çift sıra palmiyelerle ikiye ayrılmış Atatürk Caddesi. Kapının arkasında ise eski Antalya, geçmişle günümüz arasında Pamfilya'nın en güzel kapısı. Bu kapının iki yanında ise iki ayrı çağ ve medeniyetin eseri kuleler. Çağlar ve medeniyetlerin uyum içinde birbiri ile kaynaşması. Bu durum Antalya'nın pek çok yerinde görülebilen ilginç bir özelliktir.

Hıdırlık Kulesi: Kara surlarının en güneydeki başlangıç noktasında bulunan alt kısmı kare, üst kısmı silindir şeklinde olan bir kuledir. Antik çağdan kalma bir yapı olup, içinde kare şeklinde büyük bir kütle vardır. Kulenin yapısı son derece sağlamdır. İçyapısının özelliği nedeni ile savunma amacıyla kullanılan ya da işaret ateşi yakılan bir yer olduğu sanılmaktadır.

Kesik Minare Camii: Yapı elemanları incelendiğinde camiinin geçmişinin İ.S. II. yüzyıla kadar uzandığı görülür. Bulgular yapının, İ.S. V. yüzyılda mevcut antik bir tapınak üzerine Bazilika olarak yapıldığını göstermektedir. II. Beyazid'in oğlu Sultan Korkud tarafından cami'ye çevrilmiş ve yapıya bir minare eklenmiştir. Minare'nin ağaç kısmı XIX. yüzyılda çıkan bir yangında yanmış ve o zamandan beri Kesik Minare adı yerleşmiştir. Halen harap bir durumda olan eser kullanılmamaktadır. Fakat ziyaretçilere aynı yapı içinde Antik Bizans ve Selçuklu yapı unsurlarını sunma yönünde eşine ender rastlanır bir kalıntı olarak hizmet vermeye devam etmektedir

Yivli Minare Külliyesi: Kalekapısı semtinde bulunan ve çok sayıda Selçuklu yapıtından oluşan eserler topluluğudur. Külliye'de bulunan yapılar şunlardır: Yivli Minare, Yivli Camii, Gıyaseddin Keyhüsrev Medresesi, Selçuklu Medresesi, Mevlevihane, Zincirkıran Türbesi ve Nigar Hatun Türbesi. Yivli Minare Antalya'daki ilk islam yapılarındandır. XIII. yüzyıla ait bir Selçuklu eseridir. Kaidesi kesme taştandır. Gövde kısmı tuğla ve firuze renkli çinilerden yapılmıştır. 8 yivlidir. Minare günümüzde Antalya kentinin sembolü durumuna gelmiştir. Yüksekliği 38 m. olup 90 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. Yivli Minare Camii, Yivli Minare'nin hemen batısındadır. Anadolu çok kubbeli camii türünün en eski örneğidir. Yarım küre şeklinde 6 adet kubbe ile örtülüdür. 1372 yılında Balaban Tavşi'ye yaptırılmıştır. Yapısında diğer elemanların yanı sıra antik kalıntılardan yararlanıldığı da görülmektedir. Gıyaseddin Keyhüsrev Medresesi, Atabey Armağan tarafından 1239 tarihinde, Gıyaseddin Keyhüsrev adına yaptırılmıştır. Bu eserin kapısının karşısında bir XIII. yüzyıl yapıtı olduğu sanılan Selçuklu Medresesi kalıntıları vardır.

Zincirkıran Türbesi: Yivli Minare'nin kuzeyinde ve üst bahçededir. Şekil olarak Selçuklu tarzındadır. Fakat dış yüzeyinin sade olması, pencerelerinin bulunması, içindeki mezarlığın aşağı seviyede olması özellikleri ile Osmanlı Türbeleri karakterini taşır. 1377 yılında yaptırılmış olup 3 adet mezarı korumaktadır.

Nigar Hatun Türbesi: Yivli Camii'nin kuzeyindedir. Altıgen bir plan üzerine yapılan Türbe'nin sade bir görünümü vardır. Selçuklu tarzında olan Türbe 1502 yılından kalmadır. Zincirkıran Türbesi'nin batısında bulunan yapı Mevlevihane olup Alâeddin Keykubat tarafından 1225 yılında yaptırıldığı sanılmaktadır. Kitabesi kaybolmuştur. Onarım görmüştür. Günümüzde güzel sanatlar galerisi olarak kullanılmaktadır.

İskele Camii: Yat Limanı'nda bulunan küçük ve şirin bir camiidir. Ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Kale içi restorasyon çalışmaları sırasında yeniden düzenlenmiştir.

Diğer Kültür Varlıkları:

A-Tek Yapı Olarak Tescilli Kültür Varlıkları

1-Muratpaşa Camii
2-Balbey Camii
3-Müsellim Camii
4-Demircikara Ali Camii
5-Şeyh Sinan Camii Ve Türbesi
6-Şarampol Camii
7-Ağlarönü Camii
8-Karaöz Köyü Cebel Camii
9-Kızıllı Köyü Camii
10-Yeşil Karaman Camii
11-Şeyh Şuca Türbesi
12-Pazar Hamamı
13-Evdirhan
14-Kırkgöz Han
15-İkikapılı Han
16-Tek Kapılı Han
17-Ekşili Köyü Çeşme Ve Ağaçları
18-Antalya Lisesi
19-Büyükşehir Belediye Binası
20-Değirmen Önü Dükkân Yapıları
21-Eski Vali Konağı (Öğretmen Evi)
22-Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu
23-Aksu Köy Enstitüsü Yapıları
24-Tahıl Pazarı Mah 332 Ada 2 Parsel
25-Hurma Depo Yapı Kalıntıları
26-Soğucaksu Köprüsü
27-Arapsuyu Antik Köprü Kalıntısı
28-Arapsuyu Antik Duvar Kalıntısı
29-Arapsuyu Antik Yol Kalıntısı
30-Cihadiye Antik Köprü Ve Yol Kalıntısı
31-Aksu Ahmet Ali Deresi Antik Su Yolu Kalıntısı
32-Çalkaya Mezar Kalıntısı
33-Dağbeli Anıt Mezar Kalıntısı
34-Dağbeli Gözetleme Kulesi Kalıntısı
35-Dağbeli Katrancı Tepe Gözetleme Kulesi Kalıntısı
36-Doyran Kisle Mevkii Manastır Kalıntısı
37-Doyran Üç Yapıya Ait Kalıntı
38-Duacı Köyü Kilise Kalıntısı
39-Geyikbayırı Köyü Lahit Kalıntısı
40-Geyikbayırı Köyü Şapel Kalıntısı
41-Hisar Çandır Köyü Lahit Kalıntısı
42-Karaçallı Nekropol Alanı
43-Konyaaltı Yapı Kalıntısı
44-Nebiler Köyü Antik Yapı Kalıntıları
45-Yağca Köyü Antik Kule Kalıntısı
46-Yeni Köy Yapı Kalıntısı
47-Başköy Antik Yapı Kalıntısı
48-Karaindibi Mağarası
49-Kocain Mağarası
50-Hocanın Sarnıcı
51-Kanlı Asır Sarnıcı
52-Kartca Sarnıcı
53-İki Ağaç Sarnıcı

B-Diğer Arkeolojik Sit Alanları

1-Bademağacı Höyüğü
2-Çıplaklı Köyü Arkeolojik Sit Alanı
3-Çitdibi Köyü Antik Yerleşim Alanı
4-Dağbeli Üstünağı Harabeleri
5-Demirci Kara İslam Mezarlığı
6-Doyran İki Dağ Arası Mevkii Antik Yerleşim Alanı
7-Düden Arkeolojik Sit Alanı
8-Güzeloba Köyü Antik Yerleşim Alanı
9-Kelbessos Antik Kenti
10-Kovanlık Köyü Döşeme Boğazı Mevkii
11-Lyrbotae Antik Kenti
12-Magydus Antik Kenti
13-Neapolis Peripolionu
14-Üçoluk Köyü İkizce Mevkii Kalıntıları
15-Üçoluk Köyü Kale Tepe Kalıntıları
16-Varsak Obruğu
17-Yukarıkaraman Arkeolojik Sit Alanı
18-Yamansaz Arkeolojik Sit Alanı
19-Yeşil Karaman Köyü Antik Yerleşim Alanı
20-Yurtpınar Beldesi Antik Kalıntı Alanı
21-Yurtpınar Beldesi Pıtılar Mahallesi Antik Yerleşim Alanı
22-Hacısekiler Köyü Arkeolojik Sit Alanı
23-Cihadiye Su Kanalları Kalıntısı

Karain Mağarası:

Karain Mağarası, Antalya’nın yaklaşık olarak 30 km.kuzeybatısında bulunmaktadır. Eski Antalya-Burdur karayoluna 5-6 km uzaklıkta bulunan Yağca Köyü sınırları içindeki Şam (Çam) Dağı’nın Akdeniz’e bakan kalkerli sarpça yamaçlarında yer alan çadır tepesi içine oyulmuş doğal bir mağaradır. Karain Mağarası Antalya Ovasından yaklaşık 150 m, denizden ise 650 m. yükseklikte bulunmaktadır.

Mağarada yapılan arkeolojik kazılarda Paleolitik, Mezolitik, Neolitik, Kalkolitik, Bronz Çağı ve daha sonraki devirlere ait eserler bulunmuştur. Mağara geç devirlerde tapınak olarak da kullanılmıştır.

Termesos:

Orman içinde korunan ören yerlerinin en çarpıcılarından biri olup, aynı adı taşıyan Milli Park içinde yer alır. Beydağları-Termessos Milli Parkı; bitki örtüsü ile bölgenin botanik, yaban keçisi sürüleri ile de açık hayvanat bahçesi görünümündedir. Antalya-Korkuteli karayolunun 24. km.den sola tırmanan özel yolla 1050 m. yükseklikte, Güllük Dağı'ndaki kalıntılara ulaşılabilir. Şehrin kalıntıları, Antalya-Korkuteli karayolu üzerindeki Yenicekahve yakınında bulunan Hellenistik Devir suru ile başlar ve Güllük Dağının zirvesine kadar devam eder. Otoparktan sonra şehre tırmanan patika takip edildiğinde, sağ yanda İmparator Hadrian devrinde yapılmış İon düzenindeki tapınağın basamak ve anıtsal girişine rastlanır. Aşağı şehir surları ve su koyağının bulunduğu alanda güneye doğru tırmanmaya devam edilirse, solda yer yer birinci katı ayakta kalmış Gymnasiuma ulaşılır. Birçok oda ve salondan oluşan yapının güneybatısında, arkalarında dükkânlar bulunan sütunlu cadde yer alır. Hemen yakınında kanalizasyon şebekesinin mükemmelliğini gösteren kanallar hala görülebilir.

Düzlüğe çıkıldığında, orman gözetleme noktasına giden patikanın solunda şehrin birçok resmi yapısının bulunduğu alana ulaşılmış olur. Düzlükteki ilk kalıntı agoraya aittir. Batısındaki portiko veya stoa, II. Attalos zamanında (İ.Ö. 159–138) inşa edilmiş olup Dor düzenindedir. Agoranın doğusunda, yamaca yaslanmış olan ve Antalya Körfezi'ni görebilen konumdaki tiyatro yer alır. Hellenistik Devirde yapılmış olup, Roma Devrinde onarılıp sahne binası eklenmiştir. Tiyatronun yaklaşık 100 m. güneybatısında çatı yüksekliğine kadar ayakta duran meclis binası bulunmaktadır. Agoranın doğusundaki düzlükte ise birbirine geçişli 5 adet sarnıç, derinlik ve genişlik açısından benzersizdir. Şehrin güneybatısında, "Kurucunun Evi" olarak adlandırılan Roma tipinde fevkalade güzel bir villanın kalıntıları yer almaktadır. Cephe duvarı Dor düzeninde olan ve 6 m. yüksekliğe erişen yapı, kapısının sol tarafındaki kitabeden dolayı 'Kurucunun Evi" adını almıştır. Termessos, çok sayıda tapınağa ve çok geniş mezarlık alanlarına sahiptir. Mezarlarının çeşitliliği ve bezemeleri oldukça zengindir. Bunlardan Büyük İskender döneminin önemli komutanlarından Alketas'ın mezarı (İ.Ö. 319) ve diğerleri şehir tarihine ışık tutmaları açısından da önemlidirler.

Trebenna:

Kentin, Antalya'nın batısında yer alan Beydağları'nın denizden 700 m. yükseklikte orman içerisinde bir Akropol kent tarzında inşa edildiği görülmektedir. Antik kentin kalıntıları bugünkü Geyikbayırı / Çağlarca yerleşiminin 2 km. kadar güneyinde bulunmaktadır. Bir çıkıntı şeklinde tepe üzerine inşa edilmiş olan antik kentin etrafı kayalıklarla çevrilmiş durumdadır. Batı Antalya Ovasında yer alan kıyı kentlerin son müdafaa yeri şeklinde düşünülen Trebenna'nın Luwi dilindeki orijinal adının "Trebewana " yani "Trebe Ülkesi" olduğu anlaşılmaktadır.

Ariassos:

Antalya kıyısını kuzeydeki Anadolu platosuna bağlayan boğaz olan 924 m. yükseklikteki Çubuk Belinin batısında, Akkoç Köyüne l km. mesafede Ariassos Antik Kentinin kalıntıları bulunmaktadır. Kentin Antalya'ya uzaklığı 45 km.dir. Kent, diğer Pisidya kentleri gibi M.Ö. 3000'li yıllarda kuzeyden göçen İskitler içerisindeki Etrüsk Boyları tarafından kurulmuştur. Diğer Pisidya kentleri ile birlik içerisinde olan Ariassos, konumu itibariyle Antalya Ovasını Anadolu Platosuna bağlayan yol üzerinde bulunması nedeniyle geçiş ücreti ve haraç ile yaşamıştır. Kentte antik dönemde; bağcılık, şarapçılık ve zeytinyağı üretiminin yapıldığı anlaşılmaktadır. Kentin Geç Roma Döneminde yaşadığı deprem neticesi yıkıldığı ve bu nedenle terk edildiği sanılmaktadır. Kentte bugün, Roma Döneminde yapılmış üç kemerli bir giriş kapısından başka hiçbir yapı ayakta olmayıp tamamen yıkılmış durumdadır. 5 m. yüksekliğinde olan kemerli kapının hemen arkasında, doğudaki yamaçta bir gymnasion ile bir yazıtlı taş görülmektedir.

Onobara:

Kentin Merkez, Çakırlar Mahallesinin güneybatısındaki Hisarçandırı yöresinde olduğu ve kalıntıların bulunduğu alana yöre halkınca "ASARLIK" denildiğini biliyoruz. Onobara Kenti, antik dönemde TREBENNA'ya bağlı bir kale kent özelliğinde idi. Trebenna'nın karşılaşacağı düşman saldırılarına karşı bir ön karakol şeklinde inşa edilmiştir. Anlaşılacağı üzere düşman saldırılarına karşı konulamayacak durumlarda askerler daha yukarıda bir akropol kent şeklindeki son müdafaa yeri Trebenna'ya geri çekilmekteydiler. Kentin adı Luwi orjinalinde "Anavvaura" olup "Büyük Yamaç" anlamındadır.

Olympos – Chimaira:

Antalya'nın güney sahillerinde Phaselis'ten sonra ikinci önemli liman kenti Olympos'tur. Şehir adını, 16. km. kuzeyindeki Toroslar’ın batı uzantılarından biri olan 2375 m. yüksekliğe sahip Tahtalı Dağı'ndan alır. Özellikle küçük hamam, mevcut kalıntıları ile Roma hamamının ısıtma sistemini mükemmel açıklamaktadır. Tarihçiler, şehrin baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazarlar. Henüz yeri bulunmamış Athena Tapınağı ve diğer önemli yapıların, bugün ormanla kaplı akropol tepesinde yer aldıkları düşünülmektedir. Beydağları-Olympos Milli Parkı sınırları içinde yer alan şehre ulaşım, Antalya - Kumluca karayolundan güneye ayrılan iki sapaktan da mümkün olup, gerek plajı gerekse ormanlık alanları ile Antalya'nın beğenilen günübirlik tatil alanlarından biridir. Şehir, her ne kadar, Likya Birlik Meclisinde üç oyla temsil edilmişse de günümüze dek Likya Uygarlığına ait herhangi bir ize rastlanmamıştır. Antalya Müzesince yürütülen küçük çapta kazı, onarım ve çevre düzenleme çalışmaları dışında günümüz kalıntıları, çoğunlukla orman arazisi içinde ağaç ve çalılarla örtülü olup, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerine aittir.

Olympos Limanı tarihte korsan yatağı olarak bilinir. Kilikyalı korsanların başı Zeniketes şehri üs olarak kullanmış, bu sayede "Mitras Kültü" de şehre yerleşmiştir ki bu doğu kökenli yaratıcı Işık Tanrısı Kültüdür. Şehirdeki korsan egemenliği İ.Ö. 67'ye dek sürmüş., İ.S. 43'te kesin Roma egemenliği, yeni parlak bir dönemin de başlangıcı olmuştur. Onarılan veya yeniden inşa edilen birçok yapı, demirci Tanrı Hephaistos (Vulcano) adına yapılan kutlamalar, İmparator Hadrianus'un (İ.S. 130) ziyareti, şehir tarihininin Roma dönemine ait renkli sayfalarıdır. Erken Hıristiyanlık döneminde önemini koruyan şehrin, Piskoposu Methodius adından en çok bahsedilen kişidir. Olympos, 4. yy.dan itibaren yeniden korsan hücumlarına uğramışsa da 5. yy.da Efes ve İstanbul konsüllerine katıldığı yazılı kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Geç Hristiyanlık döneminde önemini yitirmeye başlayan Olympos, 11. ve 12. yy.da Venedikli ve Cenevizli tüccarların ticari merkezi olmuş, ancak bu aktivite 15. yy.daki Osmanlı deniz üstünlüğüyle son bulmuştur. Olympos'un günümüze kadar ulaşmış kalıntıları genellikle doğudan batıya, doğru hızla denize akan bir ırmağın ağzında ve her iki yakasında yer alır. Antik dönemde kenti ikiye bölen nehir yatağı bir kanal içine alınarak her iki yakası da iskele olarak kullanılmış ve köprü ile birbirine bağlanmıştır. Bugün köprünün bir ayağı yerinde durmaktadır. Güney kıyıda, Hellenistik dönemin çokgen örgülü duvarı ile yanındaki Roma ve Bizans onarımlara işaret eden bölümü görülmektedir. Nehir ağzına yakın bir yerde küçük ve dik akropolde geç dönemlerden kalan ve özellikleri anlaşılamayan yapı kalıntıları yer alır. Irmağın güney kıyısındaki Hellenistik temelli ve Roma onarımlı küçük tiyatro oldukça harap olup, girişin bir yanı iyi korunmuş durumdadır. Şehrin görülebilir diğer önemli yapısı ise ırmak ağzının 150. m.sinde yer alan tapınak kapısıdır. İon düzeninde küçük bir tapınağa ait olduğu mimari parçalardan, Roma İmparatoru Markus Aurellius (İ.S. 161–160) adına yapıldığı da kapı önündeki heykel kaidesinden anlaşılmaktadır.

Hiç şüphe yok ki kalıntılar arasında en ilginci Antalya Müzesince yürütülen kazılarla gün ışığına çıkarılmış olan "Kaptan Eudomus'un lahdidir". Nehir ağzının hemen yakınındaki kayalığın oyuğunda yer alan lahdin uzun kenarındaki gemi kabartması, kaptanın adının yanında gemisinin şeklini vermesi açısından da büyük önem göstermektedir. Olympos'un birkaç kilometre güneybatısındaki Çakaltepe olarak anılan yükseltinin güney yamacından devamlı olarak alev çıkar. Özellikle geceleri çok etkileyici olan bu doğa olayı metan gazının asırlardır aynı noktadan yeryüzüne ulaşmasından başka bir şey değildir. Bu doğa olayı Likya'da yaşayan ve soluğundan ateş püskürdüğüne inanılan Khimaira canavarı ile özdeşleşmiş ve bu sayede Olympos, Bellerophontes efsanesine ev sahipliği yapmıştır. Zamanla demirci Tanrı Hepaistos'un kült merkezi, Roma ve Bizans dönemlerinde de dini merkez olarak kullanılan alanda yer yer orijinal blokları görülebilen kutsal yol ile alevlerin etrafındaki bir takım yapıların temellerini görmek mümkündür. İç duvarları yer yer freskolarla süslü Bizans Kilisesi ise alandaki en anıtsal kalıntıdır.

Limyra:

Finike İlçesi, Turunçova Beldesi, Yuvalılar Köyü sınırları içinde yer alan Limyra'nın adı, Likçe yazıtlarda "Zemuri" olarak geçer. Bu da şehrin en azından İ.Ö. 5. yy.dan itibaren yerleşim gördüğünün kanıtıdır. Ancak şehrin en aktif dönemi, İ.Ö. 4. yy.ın ilk yarısında Likya Kralı Perikles zamanıdır ki, bu dönemde Limyra, Likya'nın başkenti durumundadır. Bölge ile ilgili tarihi kayıtlardan; Perikles'in Likya Birliği’ni oluşturmak ve egemenlik sahasını genişletmek için uğraştığı yıllarda Pers hâkimiyetinin söz konusu olduğu, ancak bu hâkimiyetin sadece sözde kalarak diğer şehirler gibi Limyra'nın da büyük bir serbesti içinde kaldığı anlaşılmaktadır. Perikles Döneminden sonraki parlak devrini İ.S. 2. ve 3. yy.larda yeniden yaşayan Limyra, zaman zaman depremler yüzünden zarar görse de yeniden inşa edilmiştir. Bizans egemenliği sırasında psikoposluk merkezi olan şehir, 8. ve 9. yy.larda Arap akınları sonrasında terk edilmiştir.

Limyra Antik Kenti, 1970 yılından beri Avusturyalı arkeologlarca kazılmaktadır. Değişik dönemlere ait buluntular, hem bölge tarihini aydınlatmış hem de Antalya Müzesine çok önemli buluntular kazandırmıştır. Limyra, Likya Bölgesinin en çok kaya mezarına sahip kentlerinden biridir. Özellikle şehrin kuzeyindeki Toçak Dağı’nda gün ışığına çıkarılan İ.Ö. 4. yy.a ait Kral Perikles'in anıt mezarı mimarisinin Xanthos'taki Nereidler Anıtına benzemesi ve önemli parçalarının Antalya Müzesinde sergilenmesi ile ayrı bir önem arz eder. Günümüz köy yerleşimi ve kalıntılara ulaşan asfaltın hemen kenarında, İ.S. 141 yılında büyük bir onarım geçiren tiyatro binası yer alır. Tiyatronun karşısındaki alanda ise İmparator Augustus'un manevi oğlu Gaius Sezar'ın İ.S. 4 yılında yapılmış anıtsal mezar yapısı bulunur. Bu anıt, Gaius Sezar'ın Kudüs'ten Roma'ya dönerken Limyra'da ölmesi nedeni ile inşa edilmiştir. Mimarisinin yanında, anıtı çevreleyen mermer kabartmaları ile ünlüdür ki, bunlardan Antalya Müzesinde sergilenen yüksek kabartma, Augutus Dönemi realizmini sahnelemesi açısından mükemmel niteliktedir. Bunun dışında Ptelemaion adlı Hellenistik Dönem anıtsal mezarı ve ona ait Antalya Müzesinde sergilenen plastik eserler, Limyra kazılarının son yıllarda ele geçmiş önemli buluntularıdır.

Arykanda:

Elmalı- Finike Karayolunun tam yarısında, Arif Köyü yakınında, Aykırıçay'ın (antik Arykandos Nehri) batı yamacında yer alır. 1971 yılından beri Ankara Üniversitesinden Prof. Dr. Cevdet Bayburtluoğlu ve ekibi tarafından kazı çalışmaları yürütülmektedir. Arykanda adının filolojik açıdan yerli Anadolu dilini yansıtması, bölgenin en eski şehirlerinden biri olduğunu gösterir. Ancak buluntulara dayanarak şehir tarihini İ.Ö. 4. yy.dan önceye götürmek güçtür. Limyra Kralı Perikles dönemine ait sikkeler, ele geçen en eski belgedir. Bu duruma göre Arykanda'nın bir süre Limyra egemenliğinde kalmış ve İskender ile birlikte el değiştirmiş olması gerekir. İskender'den sonra bölgenin diğer şehirleri gibi Ptolemaiosların, ardından Seleukosıların eline geçtiği, Apemea (Dinar) Barışından sonra ise Rodos'un kontrolüne girdiği bilinmektedir. İ.Ö. 2. yy.da Arykanda'nın Likya Birliğine dahil bir şehir olarak sikke bastığını görüyoruz. İ.S. 43'te İmparator Klaudius'un Likya Birliğine son vermesi ile Roma'ya bağlanmıştır. İ.S. 2. yy.da Arykanda isminin çeşitli kaynaklarca çokça anıldığı bir dönemdir. İ.S. 240 yılında büyük depremden sonra kısmen onarılan şehrin, Bizans egemenliği sırasında "Akalanda" adıyla anıldığı bilinmektedir. Kalıntı ve Bizans kaynaklarına dayanarak 11. yy.a kadar varlığını bildiğimiz Arykanda'nın bu tarihten sonra yer değiştirmiş ve bugünkü karayolunun güneyine taşınmış olması mümkündür.

Teraslar halinde bir yerleşim gösteren şehrin, en üst terasında stadyum yer almaktadır. Tek uzun kenarlarında oturma sıraları yer almakta, diğer uzun kenar yamaca açılmaktadır. Bu alttaki terasta, bölgenin ufak fakat en iyi korunmuş tiyatrosu, en alttaki terasta ise agora ve meclis binası yer alır. Şehrin özellikle "doğu nekropolü" olarak isimlendirilen mezar alanı, birçoğu ayakta kalmış anıt mezarlarla dikkati çeker. Birbirine teras görevi gören anıt mezarların tümü İ.S. 2 yy.a ait olup bunların altındaki terasta çatı hizasına kadar ayakta kalmış hamam, şehrin iyi koruna gelmiş yapılarından biridir. Şehrin su ihtiyacı, büyük bir beceri ve su mühendisliği örneği gösteren tesislerle sağlanmaktadır. Aykırıçay'ın çıktığı yerde sarp kaya yüzeylerine oyulmuş dört ayrı seviyedeki kanal, şehre su getiren sistemin ana hatlarını oluşturur.

Myra:

Bugünkü Demre İlçe merkezinde ve civarında yer alan Myra Antik Kenti, özellikle Likya Dönemi kaya mezarları, Roma Dönemi tiyatrosu ve Bizans Dönemi Aziz Nikolaos Müzesi (Noel Baba) ile ünlüdür. Kaya mezarları, Likce yazıtları ve sikkeler, Myra'nın en azından İ.Ö. 5. yy.dan itibaren varlığını sürdürdüğünü gösterirler. Strabon'un verdiği bilgiye göre Likya Birliğinin altı büyük kentinden biri olan Myra, Likçe yazıtlarda Myrı adıyla anılır. İ.S. 2. yy. Myra'nın büyük bir gelişmeye sahne olduğu dönemdir. Likya Birliğinin Metropolisi olan şehirde, Likyalı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı inşa edilmiş ve onarılmıştır. Bizans Döneminde ise Myra, Likçe yazıtlarda Myrı adıyla anılır. İ.S. 2. yy. Myra'nın büyük bir gelişmeye sahne olduğu dönemdir.

Likya Birliğinin Metropolisi olan şehirde, Likyalı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı inşa edilmiş ve onarılmıştır. Bizans Döneminde ise Myra, dini yönden olduğu kadar idari yönden de önde gelen şehirlerden biri olmuştur. Günümüze dek ulaşan ününü, Aziz Nikolaos'un (Noel Baba) İ.S. 4. yy.da şehrin piskoposu olmasına ve ölümünden sonra aziz mertebesine ulaşıp adına kilise yapılmasına borçludur. Myra, 7. yy.dan itibaren gerek deprem, su baskını ve Myros Çayının getirdiği alüvyonlar, gerekse Arap akınları sebebiyle önemini yitirip 12. yy.da köy hüviyetine dönüşmüştür. Günümüz kalıntılarını, akropolün güney eteğinde yer alan tiyatro ile her iki yanında yer alan kaya mezarları oluşturur.

Yapılan araştırmalara göre bugün oldukça sağlam durumda olan Roma Dönemi surlarının dışında, Hellenistik hatta İ.Ö. 5. yy.a tarihlenen sur kalıntılarına akropol tepesi ve çevresinde rastlamak mümkündür. Akropolün güney eteğinde yer alan tiyatro, gerek oturma sıraları gerekse sahne binası ile iyi korunmuş bir Roma Dönemi tiyatrosunun özelliklerini yansıtır. Sahne binası ikinci katın yarısına kadar ayaktadır ve seyircilere bakan yüzü bir mimari fasad oluşturacak şekilde sütun ve nişlerle süslenmiştir. Tiyatronun hemen iki yanında, kabartmalı veya düz kaya mezarları yer alır. Likyalılar’ın ahşap ev mimarisinin kaya mezarlarına en iyi uyarlanmış örnekleri olan Myra mezarlarının içinde, ölüyü ve yakınlarını betimleyen kabartmalı mezar, en ilginç örneklerden biridir. Ayrıca yine kabartmalı veya kitabeli birçok kaya mezarı, kayalığın güneye bakan yüzünde üst üste veya yan yana sıralanmaktadır. Tiyatro yakınındaki şehir merkezine giderken yolun solundaki hamam kalıntıları ise Roma Dönemi tuğla mimarisinin erken ve ilginç örneklerini oluştururlar. Şehrin su ihtiyacı, Demre Çayının aktığı vadi kenarındaki kayaya oyulmuş kanallarla karşılanmaktaydı. Şüphesiz şehrin ilginç anıtsal kalıntı temelleri 5. yy.da yapılmış şekliyle günümüze ulaşmış olan Noel Baba Müzesi adıyla da bilinen Aziz Nikolaos Müzesi'dir. Kazı ve onarım çalışmaları Hacettepe Üniversitesince yürütülen kilisenin, iyi korunmuş mimarisi, duvar resimleri ve mozaikli mekânları her yılın 6 Aralık günü birçok ülke temsilcisinin katıldığı Noel Baba Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır.

Andriake (Çayağzı):

Demre kent merkezinden nehir boyunca uzanan asfalt yol 5 km. sonra deniz kenarındaki Çayağzı Mevkiine ulaşır. Çayağzı, yörenin en güzel plajı ve Kekova turu yapacak teknelerin barınak yeri olmasının yanında, Myra'nın Akdeniz'e açılan kapısı Andriake'ye de ev sahipliği yapar. Likya'nın en önemli limanlarından biri olan Andriake'deki kalıntılar, bugün bataklık ve sazlık olan antik limanın iki yanında yer alır. Genellikle Roma ve Bizans dönemi kalıntıları arasında Hadrian Dönemi’nde (İ.S.117–138) yapılmış tahıl ambarı (Granarium), bölgenin ayakta kalmış en anıtsal yapısıdır.

Kekova:

Kekova; Uçağız (Teimiusa) ve Kale (Simena) köylerinin karşısında uzanan 7.4 km. uzunluk ve yaklaşık 500 m genişliğinde ince uzun bir adadır. En yüksek tepesi 188 m. karşısındaki anakara ile arasındaki kanal görünümündeki denizin derinliği ise 105 m.dir. Kekova adı son yıllardaki güncelliğinden dolayı turizm ve korumacılık alanlarında da sıkça kullanılır olmuştur. Çayağzı'ndan (Andriake) yapılan tekne turları "Kekova turu" olarak anılmaya başlamış, daha da önemlisi ada ve çevresindeki arkeolojik, doğal koruma alanları "Kekova Sit Alanı" olarak adlandırılmıştır.

Sadece Antalya'nın değil, tüm Akdeniz dünyasının en temiz denizine sahip olan Kekova ve çevresi bu temizliğini tartışmasız koruma altına alınmış olmasına borçludur. Bu konuda yabancı ziyaretçilerden büyük takdir kazanmış olması Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası korumacılıktaki gurur kaynağı olmuştur. Ada, hiçbir zaman karşısındaki iki küçük liman gibi kent özellikleri taşımamış, daha çok iki kenti perde gibi Akdeniz'e karşı koruyan; denizcilerin sığınak yeri, gemi inşaa ve onarım üssü olarak kullanılmıştır. Bu çevrede bugün "Batık Kent" olarak adlandırılan adanın kuzeybatı kıyılarındaki kalıntılar en az İ.Ö. 5. yy.dan beri ticari ve askeri üs olarak kullanılmış olan Kekova'nın en renkli köşesidir. Tersane koyu ise hem yüzülebilecek bir yer, hem de Bizans Dönemine ait bazilika apsisi ile arkeolojik kalıntıların en yoğun olduğu alandır. Yakınındaki batık kent olarak anılan köşede genellikle ana karaya oyulmuş yerleşim kalıntıları ve su içindeki temeller yer alırlar. Sadece bu köşedeki yapıların su altında kalmış olması, büyük bir ihtimalle deprem sonucunda adanın bu köşesinden anakaraya doğru yatmasıyla açıklanabilir.

Simena (Kaleköy):

Karayoluyla bağlantısı olmayıp genellikle Çayağzı'ndan deniz yoluyla ulaşım sağlanabilmektedir. Kekova, koruma kapsamındaki yerleşimlerden biridir. Ada ile yerleşim arasında taş ocağı olarak kullanılan ve birçok lahdin yapıldığı adacıklar görülmektedir. Sağlam kalesiyle eşsiz bir görünüme sahip olan Simena adından, ilk kez İ.S. 2. yy.da antik kaynaklarda bahsedilmektedir. Kalenin kuzeyinde kaya mezarlarında görülen Likya dilindeki yazıtlar, şehrin eskiliğini gösterirler. Likya Birlik kentlerinden biri olduğu ve bağımsızlığı bastığı sikkelerden anlaşılmaktadır. Kıyıdaki Likya tipi lahitler, mendirek ve yapı kalıntıları ile İmparator Vespasian'a ithaf edilmiş olan hamam, kaleden rahatlıkla izlenebilir. Kale içinde kayaya oyulmuş küçük bir tiyatro bölgenin en ilginç kalıntısıdır. Kalenin kuzeyinde ise oldukça geniş bir alana yayılmış olan mezarlık alanı uzanmaktadır.

Sura:

Demre’den Kaş’a giderken 5 km.de, batıya doğru 5 dakikalık mesafededir. Sura’nın önemi bir kehanet merkezi olmasındandır. Bugün, Apollon Surias mabedi, kehanetin yapıldığı su kaynağı, Bizans Kilisesi, Akropol, Sur, rahip evi ve gözetleme kulesi kalıntıları görülebilecek durumdadır.

Teimiussa (Üçağız):

Antalya yönünden Kaş'a 18 km. kala güneye ayrılan yaklaşık yarım saatlik yoldan Üçağız Köyüne ulaşılır. Günümüz köy yerleşimi, Teimiussa olarak adlandırılan küçük bir Likya liman kenti üzerine oturmaktadır. Köye, Kaş veya Finike yönünden teknelerle ulaşılabilir. Yerleşim yeri, Kekova doğal ve arkeolojik sit kapsamında korunan yörelerden biridir. Likya yazıtlı mezarların bulunması en az İ.Ö. 4. yy. öncesi yerleşimine işaret eder. Teimiussa'da görülebilecek antik kalıntı olarak çok sayıda mezar ile kıyıdaki yol ve rıhtım sayılabilir.

Antiphellos (Kaş):

Gerek sivil mimarlık örneklerini yansıtan kent dokusu, gerekse arkeolojik kalıntıları ile Antalya'nın eski ile yeninin iç içe yaşadığı turistik ilçelerinden biridir. Karşısındaki Meis adası, Türkiye ile Yunanistan'ı en çok yakınlaştıran köşelerden birini oluşturur. Son yıllarda düzenlenen eski liman küçük kapasitede de olsa, Akdeniz yatçılarının güvenli bir uğrağıdır. Antalya'dan karayolu ile ulaşımı oldukça rahattır. Şehir adı Likya dilinde yazılmış kitabelerde ve sikkeler üzerinde Habesos olarak geçer. Likya Birliğine üye kentlerden biri olup, kuzeyindeki Phellos kentinin limanı olduğu ve İ.Ö. 6. yy.dan beri yaşamını sürdürdüğü bilinmektedir. Şehir, Hellenistik Dönemde oldukça gelişmiş, Roma Döneminde ise önemli bir liman kenti olmuştur. Antik şehir, kısmen bugünkü şehrin altında, kısmen de doğu-batı doğrultusunda uzanan yarımada üzerinde bulunmaktadır. Hellenistik sur kalıntıları, yarımadanın başladığı kesimde ve Meis Adasına bakan yüzde görülür. Surların limana yaklaştığı yerde, bugün camiye dönüştürülmüş kilisenin güneybatısında, hangi tanrıya adandığı bilinmeyen tapınak kalıntıları yer alır. Kaş'ın en iyi korunmuş antik kalıntıları olarak tiyatro ile mezarlar sayılabilir.
 
Yarımadanın yüksekçe yerinde 26 oturma sırasıyla denize bakan ve çok güzel taş işçiliğine sahip olan tiyatro, tipik Hellenistik tiyatro özelliklerine sahip olup sahne binası yoktur. Tiyatronun kuzeydoğusunda anakayaya oyularak yapılmış, 24 kadın kabartmasının bulunduğu mezar odası yer alır. Kadınların ve cephe süslemelerinin şekli İ.Ö. 4. yy.a tarihlenmektedir. Çarşı içinde iki basamaklı kaidesi, aslan başı şeklinde taşıma çıkıntıları ve Likya dilinde yazılmış kitabesi bulunan İ.Ö. 4. yy.a ait diğer bir anıt mezar bulunmaktadır. Şehrin gerisinde yamaçta yer alan kayaya oyulmuş mezarlar ise gerek cephe işçilikleri gerekse yazıtlarıyla Likya kaya mezarlarının güzel örneklerini oluştururlar. Bunlardan başka limanın çevresinde ve su içindeki Likya tipi lahitler, şehrin günümüze kalabilmiş diğer anıtlarıdır. Tatilini Kaş'ta geçirenler için Kaş limanındaki irili ufaklı teknelerle Kekova adasına yapılacak günübirlik tur, hiç şüphesiz tüm Akdeniz'in en temiz sularında yüzme fırsatını yaratacaktır.

Patara:

Akdeniz Üniversitesinden Prof. Dr. Fahri Işık ve ekibi tarafından 1988 yılından beri kazıları sürdürülen Patara Antik Kenti, arkeolojik ve tarihsel değerlerinin yanında Akdeniz kaplumbağaları Caretta-Carettaların milyonlarca yıldır yumurtalarını bırakıp yavruladıkları ender sahillerden biri olması ile de ayrı bir öneme sahiptir.

İ.Ö. 13. yy.a ait Hitit metinlerinde şehir adının Patara olarak geçmesi Xanthos'un yanında Likya Bölgesindeki en eski şehirlerinden biri olduğunu gösterir. Bölgenin en büyük ve en işlek limanı olarak önemini hiçbir devirde yitirmeyen Patara'nın yazıt ve sikkelerde Likçe adı, PTTARA olarak geçer. Hellenistik ve daha sonraki dönemlerde Patara, Arap kaynaklarında ise Batara olarak anılır. Hellenistik dönemlerde Tanrı Apollon'un kışlık kehanet merkezi, Likya Birliğinin üç oy hakkına sahip şehirlerinden biri, Bizans Döneminde ise Aziz Nikholaos'un doğum yeri olarak ün yapmıştır. Kent, kutsal topraklara giden hacıların uğradıkları bir liman olmuştur. Yaşamını 16. yy.da Osmanlı Sultanı II. Beyazıt'a kadar sürdüren Patara bu önemini hiç şüphesiz Akdeniz ticaret yollarının üzerinde korumalı bir limana sahip olmasına borçludur. Genel olarak antik liman çevresinde odaklaşan kent merkezi, zamanla körfez ile doğudaki liman arasında kalan teraslara yayılmıştır.

Şehrin önemini yitirip terk edilmeye başlanması, limanın kum ve çamurla dolmasıyla ve 7. yy.dan itibaren güney kıyılarına yapılan Arap akınlarına karşı kentin yukarılara kaymış olmasıyla açıklanabilir. Patara, 1811-1812 yıllarında İngiliz deniz kuvvetlerine ait geminin kaptanı Beaufort tarafından yeniden bulunmasıyla tarih sahnesinde bir kez daha ortaya çıkmıştır. 1842 yılında ise C. Fellows ve arkadaşlarının bugün British Museum'da sergilenen Xanthos'un ünlü anıtlarını yükledikleri liman yine Patara olmuştur. Xanthos Vadisinin son şehri ve Likya'nın en büyük liman kapısı olan Patara, bugün Akdeniz'in en temiz sahillerinin kenarında kum ve çalılarla kaplı durumdadır. Deniz kumlarının doldurmasıyla denizle ilişkisi kesilen antik liman bataklık ve göl halini almış, bataklıkta oluşan "ılgınlar" (Tamarix sp.) zamanla bölgenin kendine has bitkisi olmuştur. Ayrıca tiyatronun büyük bir bölümünü kaplayan kumların tüm örenyerini örtme tehlikesi karşısında kalıntıların önündeki kumsal Kıbrıs akasyası ve Okaliptüs ile ağaçlandırılmaktadır. Bu sayede durdurulacak kum istilasından sonra ilerletilecek kazılarla örenyeri daha çok gün ışığına çıkma şansına sahip olacaktır. Patara'nın genel görünümü, diğer Likya kentlerinin özelliklerini göstermez. Her ne kadar erken dönemlere ait kalıntılar varsa da yapılar ve kent planı zamanla çok değişmiştir.

Bugün ayakta kalan yapıların çoğu Roma-Bizans ve hatta Ortaçağ'a aittir. Şehre ve günümüz kalıntılarına giriş görkemli ve çok iyi korunmuş bir Roma zafer takından yapılmaktadır. İ.S. 100 yıllarında bölge valisi adına inşa edildiği, kitabelerinden anlaşılmaktadır. Takın batısındaki tepenin yamaçlarında, Likya tipi lahitlerin bulunduğu mezarlık alanı uzanır. Kentin en güney ucundaki Kurşunlu Tepeye yaslanmış olan Tiyatro, Hellenistik Dönem (İ.Ö. 2. yy.) özellikleri gösterir. Ancak İ.S. 1. yy.ın ortalarında birçok Likya kentinde etkisini gösteren depremle yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş olup, bugün büyük ölçüde sahilden gelen kumla doludur. Doğu girişindeki mükemmel kitabe İ.S. 147'deki onarım ve ekleri anlatmaktadır. Tiyatronun yaslandığı Kurşunlu Tepe şehrin genel görünümünün ve yörenin seyredildiği en güzel köşedir. Buradan şehrin diğer kalıntıları; Vespasian Hamamları, Korinth Tapınağı, ana cadde, liman ve Hadrian Dönemi Ambarı rahatlıkla izlenebilir. Tepenin kuzeybatısındaki bataklığın arkasındaki tahıl ambarı (Granarium), 65x32 m boyutlarıyla Patara'nın günümüzde kalmış anıtsal yapılarından biri olup, İmparator Hadrian (117–138) dönemine tarihlenmektedir. Ambarın kentle direk ilişkisinin olmaması kente hizmet etmediğini, gemilerle gelen belki de kentte kışlayan buğdayın depolanmasında kullanıldığını göstermektedir. Şehrin suyu yaklaşık 20 km. kuzeydoğusundaki İslamlar Köyü yakınlarında, Kızıltepe yamacındaki kayalıktan getirilmiştir. Kaynakla şehir arasında, FIRNAZ iskelesinin kuzeyindeki; mahallen "Delik Kemer" olarak adlandırılan bölüm ise suyollarının en anıtsal bölümüdür.

Xanthos:

Fethiye-Kaş karayolu üzerinde, Fethiye'ye 46 km. uzaklıktaki Kınık Köyü'nde yer alır. Şehir Xanthos Nehri (bugün Eşen Çayı) kenarındaki ovaya hâkim iki tepe üzerinde kurulmuştur. İlki Eşen Çayı'nın kenarından sarpça bir kayalık şeklinde yükselen surla çevrili Likya akropolü; ikincisi ise kuzeydeki daha yüksek ve geniş olan Roma akropolüdür. Xanthos kenti, birçok önemli özelliklerinin yanında tarihi en çok acılarla dolu kent olarak bilinir. Tarihçiler, kentin birçok kez yerle bir olduğunu veya yandığını fakat yeni şehrin küller arasından yeniden yeşerdiğini yazarlar. Likya'nın başkenti olan Xanthos'un adı, Likçe kitabelerde ARNNA olarak geçer. Homeros, Sarpedon yönetimindeki Xanthoslular’ın Troya Savaşına katıldıklarını yazar ki, bu olay şehrin en eski yazılı tarihine işaret eder.

Şehir, İ.Ö. 546'da Pers kumandanı Harpagos tarafından kuşatılır. Xanthoslular, kahramanca karşı koyup direnmelerine rağmen çaresiz duruma düştüklerinde, kadın ve çocuklarını öldürüp şehri ateşe vererek insansız ve harap bir şehri Harpagos'a bırakırlar. Bu toplu intihardan o sırada şehirde bulunmayan 80 aile kurtulur. Kurtulanlar şehirlerini yeni gelen göçmenlerle yeniden kurarlar. İ.Ö. 475–450 arasında Xanthos, bu kez yangın felaketi ile karşılaşır. Kazılarla da belirlenen bu yangın katından sonra şehir büyük bir gelişme göstererek batı dünyası ile özellikle de Atina ile sıcak ilişkiler kurar. Büyük İskender'in seferi sırasında Xanthoslular, Pers kumandanı Harpagos'a olduğu gibi direnme göstermişler. İ.Ö. 309'dan itibaren Mısır hanedanı Ptolemaios'ların, ardından birçok Likya şehri gibi Suriye Kralı III. Antiokhos'un egemenliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır. İ.Ö. 2. yy.da Likya Birliğinin başkenti olan Xanthos, İ.Ö 42 yılında bu kez Romalı Brutus tarafından yerle bir edilmiş, ancak ardından Marcus Antonius'un gayretleriyle yeniden imar görmüştür. İ.S. 1. yy.da Roma egemenliği altındaki Xanthos'ta İmp. Vespasianus adına tak yaptırılmış, günümüze kalmış Roma yapılarının çoğu bu dönemde inşa edilmiştir.

Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan Xanthos, bu dönemde birçok yeni yapıya kavuşmuştur. Ancak 7.yy'dan sonra Arap akınları şehrin terk edilmesine sebep olmuştur. 1838'de yeniden keşfedilip talan edilmesine kadar yanı başındaki Kınık'ta ufak bir köy olarak yaşamını sürdürmüştür. Şehirdeki kazı çalışmaları, 1950 yılından beri Fransız arkeologlar tarafından yürütülmektedir. Xanthos'un her iki akropolü de değişik örgü sistemlerinin görüldüğü sur duvarları ile çevrili olup, Likya akropolünü doğudan çevreleyen poligonal teknikteki sur İ.Ö. 4. yy.a aittir. Güney yönündeki sur ile Eşen çayı tarafındaki surların bir kısmı, Hellenistik devirde yapılmış, düzgün bloklardan oluşur. Geri kalan surlar harçlı duvarları ile Bizans dönemine aittir. Bizans sur kalıntısının kuzeyindeki sahayı Roma devri tiyatrosu kaplar. Xanthos'un en ilginç kalıntıları, tiyatronun batısında yer alır. bunlardan ilki, yüksek dikdörtgen yekpare kaide üzerindeki ölü ailesi ile yanındaki kadın gövdeli, kuş kanatlı yaratıklar olan ve ölülerin ruhlarını gökyüzüne taşıdıklarına inanılan "Harpy" kabartmalarına sahiptir. Bugün orijinal blokları, Biritish Museum'da sergilenen Harpy Anıtı, İ.Ö. 5. yy.a tarihlenmektedir. Bu anıt mezarın yanında 4. yy.a ait diğer bir kaideli Likya lahdi yer almaktadır. Tiyatronun kuzeyindeki kare şekilli alan ise Roma devri agorasıdır. Agoranın kuzeydoğu köşesinde, yekpare dikdörtgen gövdesinde Likya dilinde yazılmış kitabeye sahip anıt mezar yükselir. Harpy Anıtına benzer kabartmalı mezar odasına sahip olduğu düşünülen anıtın gövdesindeki kitabe, günümüze dek bulunmuş Likya dilindeki en uzun kitabe olup, Kherei adlı Xanthoslu prensin serüvenlerini anlatmaktadır. Roma akropolünde de birçok kaya mezarı ve kaideli mezarı yan yana görmek mümkündür. Bunlardan kaidesi dışında tümü British Museum'a taşınmış olan İ.Ö. 4. yy.a ait Payava lahdi en ünlü olanıdır. Xanthos'un diğer ünlü anıtı ise yine British Museum'da sergilenen Nereidler Anıtıdır. Günümüz kalıntılarına çıkan rampanın sağ kenarında sadece temelleri kalmış olan tapınak planlı anıt, sütunları arasındaki su perileri Nereidlerin heykellerinden dolayı bu adla anılmakta olup, İ.Ö. 4. yy.a aittir.

Likya Birliği Meclis Binası:

Tiyatronun hemen kuzeyinde konumlanan ve doğuya yönelik cephesi agoraya bakan yapı, 42.80 x 32.60 m. ölçüleriyle Antik Anadolu’nun en büyüklerinden biridir. Yapımı M. Ö.2.yy.da Likya Birliği’nin resmi olarak kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Roma çağı içinde birkaç yapı evresi daha geçirmiş ve aynı zamanda odeion işlevini de üstlenmiştir.20 sıralı caveası ile yaklaşık 1400 kişilik bir kapasiteye sahiptir. Olasılıkla M.S.4.yy.da Patara’yı kuşatan sur duvarlarının içine alınarak bir burç gibi kullanılmıştır. Bu Meclis; ünlü düşünür Montesquieu’nün  “Yasaların Ruhu” adlı kitabında yönetim biçimini demokrasi bağlamında “Antik Dünyanın En Mükemmeli” olarak övdüğü Likya Birliği'nin Meclis binasıdır. Restorasyonu, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapıldı.